BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Endülüs’ün mimarı 2. Abdurrahman

Endülüs’ün mimarı 2. Abdurrahman

Müslümanlar canlı sureti yapmaz ancak farklı malzemeleri (sarı taşları, gül kurusu mermerleri, kara granitleri) yan yana ve uyumla kullanır, geometrik motiflerle göz kamaştırırlar...



Endülüs Emevi Devletini 1. Abdurrahman’ın kurduğunu anlatmıştık, su gibi akan Hişam’lı ve Mervan’lı yıllardan sonra 2. Abdurrahman tahta oturur ve devlet en parlak günlerini yaşar. Hatta İslam tarihçileri onun zamanını “Eyyam-ül arûs” (bayram günleri) diye anarlar. 2. Abdurrahman güçlü bir ordu kurup sükûneti sağladıktan sonra memleketi imara başlar. Müslümanların ilk işi asırlardır işlenmeyen toprakları şenlendirmek olur, ardından harabeye dönen beldeleri “şehir gibi şehir” yaparlar. Yamaçlara taraça taraça asma diker, torunlarının torunları için zeytin aşılarlar. Kentleri havuzlarla, kameriyelerle, nal kemerli mescidlerle donatırken, tacirler için de pazar yerleri ve kervansaraylar açarlar. Her birinde 500-600 bin yazma eser bulunan muhteşem kütüphaneleri yabancıların da istifadesine sunarlar. Avrupa’nın en gözde üniversitelerinde talebe ağırlar, rönesansa maya çalarlar. Zavallıları kilisenin karanlığından, engizisyonun zulmünden kurtarır, mağluplara da şefkatle yaklaşırlar. Ki o günlerde Batılıların lügatında “müsamaha” gibi bir kelime bulunmaz. Masallar ülkesi Endülüslüler “Binbir Gece Masalları”nda ne varsa El-Hamra Sarayına onu koyar, zarafetin, ihtişamın kitabını yazarlar. Sütunları öyle bir dizerler ki avluda yürüyenler perspektif dersi alırlar. Medinet-üz zehra havuzları tatlı tatlı şırıldar, “hu” çeken kumrulara alkış tutar. Kurtuba Ulucami sanat tarihçilerine cild cild kitap yazdıracak bir eserdir. Ustalar sırf abanoz minberi için yedi yıl uğraşır, işlemeler arasına fildişi kakarlar. Hristiyanlar ve Yahudiler de tapınaklarını mescidlere benzetir, bu olgun mimariyi taklide kalkarlar. Sefirler bu ihtişam karşısında lal olur, ülkelerine gittiklerinde birine bin katarlar. O yıllarda Madrid pis bir köydür, iğrabta mahalli olmaz. Müslümanlar suyu kullanmasını bilir, evlerde, helalarda lüleler akıtırlar. Bentlerde tuttukları suyu tulumbalarla, çıkrıklarla, dolaplarla yukarılara basar, kah kanallarla, kah kemerlerle taşır, çorak topraklara ulaştırırlar. Hamam kubbelerinin altından buhar taşar. Endülüslü mevcud parasıyla ekmek almak ve hamama gitmek arasında tercih yapmak zorunda kalsa ikincide karar kılar. Halbuki İspanyol soyluları urbalarında manga manga bit taşır ve teke gibi kokarlar. O devir Katolikleri suya dokunmamayı övünme vesilesi sayarlar! Vadi-i kebir Kurtuba içinden geçen Quadalquivir (Vadi-i kebir) tam sandal sefası yapılacak bir nehirdir, hele ki dolunay sularda yıkanırsa... Zaten şehir sahil boyunca gelişir, su kenarına birbirinden güzel kasrlar sıralanırlar. Kurtuba’nın 21 banliyösü, 500 camisi, 70 kütüphanesi, 80’i resmi yüzlerce mektebi, 17 lisesi, her dalda eğitim veren muhteşem bir üniversitesi, 300 hamamı ve 13 bin dokumacısı ile kabından taşar. Al-Andulus edipleri senede 60 bin kitap yazar, Hristiyan gençleri de Arapça’ya merak salar, doğu klasiklerinde bambaşka bir dünya bulurlar. Muhyiddin Arabi gibi bir zirveyi yetiştiren beldede Kadı Ebubekir, Nureddin Batruci, Kurtubi, Kadı İyad gibi alimler ders okuturlar. Halkın neredeyse tamamı okuma yazma bilir ve kitap edinmekten zevk alırlar. Coğrafyacı el-İdrisi Çin’i Maçini bile atlamaz, gitmediği görmediği yerleri de çizer (nasıl oluyorsa), sanki Piri Reis’e nazire yapar. Tabipler cerrahlar kendilerini aşar, iğne, bisturi, makas gibi cerrahi aletleri bizzat tasarlar, modern tıbbın reddedemeyeceği operasyonlar yaparlar. Haza metropol Kurtuba, Şam’a, İstanbul’a, Bağdat’a bile fark atar, mukimlerin nüfusu 500 bin civarında seyrederse de geleni gideni eksik olmaz, günün herhangi bir saatinde sayım yapılsa milyonu aşar. O yıllarda Avrupa’nın ünlü kentleri 20 bine yaklaşamaz. Müslümanlar, İspanyolların def-i hacetlerini sağa sola yaptıkları yıllarda kanalizasyon sistemini halleder, sokakları çeşmelerle donatırlar. Caddeleri lambalarla aydınlatır, albenili vitrinleri ile göz kamaştırırlar. Parfüm ve parşömenleri ile ünlü Alkazar (el-kasr), eyer, ayakkabı ve ipeklileri ile tanınan Valencia (Belensiye), silahlarıyla meşhur Toledo (Tuleytula), halıları ile şöhret bulan Granada (Gırnata) ve tabakçıların merkezi Zaragoza yıldız gibi parıldar. Ünlü Endülüs kumaşlarını (dibace) ülkeler ötesine yollarlar. Madencilik ve metal işlemede çağın önüne geçer, işçilere teri kurumadan ücret sunarlar. Hal böyle olunca döşeğini sırtına vuran Endülüs’e koşar, ülkenin nüfusu 30 milyonu aşar. Ziraatte zirve Nebatat ve hayvanat üzerinde ciddi çalışmaları ile tanınan Abdullah bin Ahmet el Maliki (İbni Baytar) mükemmel bir botanik bahçesi kurar. Nar, şeftali, hurma, badem, muz, kavun, portakal gibi Afrika meyvelerini ülkeye kazandırırlar. (Bugün hâlâ İspanya’da tarımla ilgili terimler Arapça’dır) Sonra yerli halkı yasemin, karanfil, menekşe ile tanıştırırlar. Endülüs evlerinin avlusunda ufak da olsa bir havuz bulunur ve çiçekler mimariye renk katar. Sahra çocuğu yeşile hasrettir, hiç olmadı pencere önüne birkaç saksı sıralar. Hasılı Müslümanlar çöle dönen İspanya’da vahalar kurarlar. Cami avluları portakal ağaçları ve palmiyelerle bezenir, özellikle fesleğen, nane, gül gibi kokulu bitkilerle donatırlar. Öyle ki huzur arayan şadırvan başlarına koşar. Kulleteyn havuzlarına Sierra Morena dağlarından kopup gelen serin sular akar, bir yanda müminler abdest alır, bir yanda kuşlar yıkanırlar. Sudan yana dertleri yoktur ama n’olur n’olmaz der, altı yüz tonluk depoları dolu tutarlar. Endülüslü mimarlar Osmanlıdaki “hünkar mahfili” gibi bir ayrıntıyı yakalar, kendi tarzları ile takla attırıp mihrabın yanıbaşına şık bir “maksure” yaparlar. Hattatlar nakkaşlar kufi yazıyı ustalıkla kullanır, mescidleri ayeti kerimelerle donatırlar...
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT