BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > İbn-i Rüşd İbn-i Hazm

İbn-i Rüşd İbn-i Hazm

Endülüslüler taklit edildikleri gün zirvededirler, ama Hristiyanları taklide kalkınca esamileri okunmaz. Benzemeye çalıştıkları taifenin ardına takılır, adeta yok olurlar...



Endülüslüler, İspanyol ve Franklarla mücadele ettikleri yıllarda birlik ve beraberlik içindedirler, ancak zamanla cihad ruhundan kopar, ahiret için değil dünya için çalışırlar. Yoklukta aslanlar gibi mücadele eden Müslümanlar varlıkla gevşemeye başlar. Bir zamanlar 5 kez aynı mescidde buluşan insanlar cumadan cumaya görüşür, bayramdaaan bayrama selamlaşırlar. Emirlerin emirleri tartışılır, otorite dağılır, rahat yaşama hevesi artar. Kılıçlar paslanır, atlar yağ bağlar, kışlalar örümcek tutar. Diyalogcular yine sahneye çıkar, üstlerine vazife gibi iki din arasında ortak nokta ararlar. Aslında Müslümanlar hakiki İncili reddetmez, Meryem Validemize, İsa aleyhisselama ve havarilerine toz kondurmazlar. Ancak Hristiyanlar ne Kur’an-ı kerime, ne Resulullah Efendimize inanır, ehl-i beyti ve sahabe-i kiramı yok sayarlar. Ki bunun adına “monolog” dense yeri var. Önce Asturias Derken Berberilerle Araplar rantı paylaşamaz, Şamiyyün-Belediyyün savaşları ile birbirlerini kırarlar. Kardeş kardeşin gırtlağını sıka dursun 3 bin savaşçı İspanyol Asturias Krallığını yeniden kurar. Asturias tehditten ziyade “bir başlangıç” olur, adamlar Hristiyan ayaklanmanın öncüsü olurlar. İşin acı yanı Müslümanların kimyası bozulur, kesinlikle cevaz olmamasına rağmen gayri Müslimlere (mesela Navarra ve Wannaca Kralına) kız verir, damatlarında din iman aramazlar. Özenti gençler İspanyollar gibi giyinir, flemenko, şal, raks dalgasına takılır, fiesta, siesta kovalarlar. Papyon, şapka, fırfır etek derken kendileri gibi olmaktan çıkar, yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar. Devlet adamları çözülmeye ön ayak olur, Hristiyanlarla birlikte yılbaşı kutlamalarına katılırlar. Uzatılan kadehleri bir geri çevirir, iki geri çevirir, üçüncüde şişenin dibine vururlar. Sonra çalsın sazlar oynasın kızlar. Şarap, arak derken haşhaşa da bulaşır ve sapık supuk işlere kalkarlar. Uyuşturucunun kaygınlaştırdığı zeminde ahlaki çöküntü fren tutmaz. Belki mutedil yaşayanların sayısı daha fazladır ama facirlerle fasıklar ortada dolanır, havaya hakim olurlar. Ah o filozoflar! Biliyor musunuz? Asıl yıkım ayyaşlardan, meyhurlardan değil felsefecilerden gelir. Bunlar sinsi bir çalışma içine girer habire vesvese pompalar, biteviye kafa bulandırırlar. Mesela çağının Aristo’su diye anılan İbn-i Rüşd, işi gücü bırakıp Yunan filozoflarına şerhler yazar. Gayrimüslimler bunlara özellikle sahip çıkar, yayılmasına çalışırlar. Yahudi asıllı İbn-i Meymun, İbn-i Rüşd’ün çalışmalarını Latince’ye çevirir, sağa sola yollar. İbn-i Rüşd, aklıyla vahyi bir tutar, felsefecileri ulema-ı rasihundan sayar ve müteşabih ayetleri kafasına göre yorumlar. Sığ görüşlerini allar pullar, adını “özgür düşünce” koyar. Zamanla “sen kalbe bak, bizim içimiz temiz”ciler piyasayı kaplar, ibadet ehline sataşır, halis Müslümanları aşağılarlar. Bunlar Server-i kainatın sünneti seniyyesine uymaz, cemiyete yön veren hadisi şerifleri hafife alırlar. Dudaklarında müstehzi bir tebessüm “Kim duymuş, kim aktarmış, söylendiği ne malum” der, müminlerin aklına şüphe sokarlar. Ardından mezheb imamlarıyla uğraşmaya başlar, müctehidleri töhmet alında tutarlar. Sivri sözlerinden dolayı zamanın Voltaire’i sayılan İbn-i Rüşd’ün kitapları bir ara Fransız Üniversitelerinde okutulursa da Allahü teâlânın ilmini, iradesini, kudretini tartıştığı için Paris Consil’i tarafından (1209) yasaklanır. Hatta İbn-i Rüşd’ün fikirlerini savunan Hollandalı bir papazı (Hermann Van Riswik) ateşte yakarlar. Şöhret afet İbn-i Hazm ise bir vezir çocuğudur ve mükemmel bir eğitim alır. Önceleri hadis, tefsir ve kelam üzerinde yoğunlaşır ve Şafi fıkhı üzere ders yapar. Ancak şöhreti kaldıramaz, gün gelir o da İslam âlimleriyle alay etmeye başlar. İbn-i Hazm’ın çizgisindeki zikzaklar halis müminlerin gözünden kaçmaz, hakkında “huzuru bozduğu” gerekçesiyle takibat başlatırlar. Avrupa’da Avempace adıyla tanınan İbn-i Bacce ise İbn-i Sînâ ve Fârâbî ekolünün sadık takipçisidir ve daha ziyade mûsikî üzerine kafa yorar. Felsefeciler de kendi aralarında gruplara ayrılır, ancak Ehl-i sünnet’e düşmanlık konusunda mutabık kalırlar. Felsefeyi “felsefecilerin usulüyle” yıkan İmam-ı Gazali’den hiç hoşlanmazlar. Filozoflar başlangıçta ciddiye alınmasalar da cemiyette defektler açar, milleti millet yapan değerleri sulandırırlar. Hususiyetle “Hristiyanlarla Yahudiler de cennetliktir” cümlesine vurgu yapar, küffara malzeme sunarlar. Eh adamlar da fırsatı değerlendirir “biz cennetliksek İslam’a ne gerek var” der, Endülüs’ün “varlık sebebini” sorgularlar. İspanyollar kan dökmeye başlayınca fasıklar, felsefeciler, diyalogcular kabuklarına çekilir, namerde sığınırlar. Zikredilen güruh meydana çıkmak yerine Hristiyanlara yalakalık yapar, kirli ilişkilerle hengameden sıyrılmaya bakarlar. Ortalık karışınca Ünlü tarihçi İbn-i Hayyan “Endülüslülere öyle bir düşman korkusu musallat olmuştu ki” diye yazar, “bunlar yolda bayırda ehl-i saliple karşılaşsalar, sırtlarını döner kaçardılar. Kuldan zaten sıkılmaz, Allah’tan da utanmazdılar.” Hasılı Müslümanlar kaybedecek şeyleri olmadığı gün hep kazanırlar, mal, mülk, rütbe itibar kovalamaya başlayınca tepetaklak olurlar. Bir başka deyişle taklit edildikleri gün zirvededirler, taklide kalkınca esamileri okunmaz. Benzemeye çalıştıkları taifenin ardına takılır ve yok olurlar. Başa dönelim üç günde sökülüp atılacağı sanılan küçücük Asturias Krallığı yukarıda sayageldiğimiz sebeplerden dolayı kök salar, diğer Hristiyanlar da cesaret alır, ayağa kalkarlar. Aragon, Navar, Leon, Kastilya ve Portekiz Krallıkları aradıkları zemini bulur ve Sultan’a kafa tutarlar...
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT