BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Rüyalar şehri Plevne

Rüyalar şehri Plevne

Avustralyalı tabip binbaşı Charles Ryan’ın yazdıkları inanılmazdı: “Yürüyüşün korkunçlu?ğu üzerine fazla şey söylemek istemem, ancak şu misali vermek yeter. En önde giden alay 1.700 kişi olarak yürüyüşe başlamıştı, Plevne’ye varıldığı zaman 1.300 kişi kalmıştı. 400 kişi Plevne yolunda dökülüp kalmış, ar?kadan gelen ana kuvvetin arabaları tarafından yollardan toplan-mıştı.



Avustralyalı tabip binbaşı Charles Ryan’ın yazdıkları inanılmazdı: “Yürüyüşün korkunçlu?ğu üzerine fazla şey söylemek istemem, ancak şu misali vermek yeter. En önde giden alay 1.700 kişi olarak yürüyüşe başlamıştı, Plevne’ye varıldığı zaman 1.300 kişi kalmıştı. 400 kişi Plevne yolunda dökülüp kalmış, ar?kadan gelen ana kuvvetin arabaları tarafından yollardan toplan-mıştı. Osman Paşa’nın tek gayesi vardı ve buna ulaşmak için yapmayacağı şey yoktu. Gayesi, bir an önce, Ruslar ele geçirme?den, Plevne’ye erişmekti... O akşam İsker deresini atladık. Su, as-kerin omuzlarına kadar yükseliyordu. Asker, tüfekli ellerini havaya kaldırarak dereyi geçti. Tüfekler her şeyden önemliydi. Ben, önde giden alayda idim. En büyük ıstırâbı çeken birlikte... Ah bu Vidin-Plevne yürüyü-şü!... Vidin’den çıktığımızın 6. günü idi ve 120 mil yol yürümüş-tük. Bunun son 70 milini 3 gece 2 gün içinde adetâ hiç dur-madan yürümüştük. Askerî tarihin kaydettiği en büyük cebrî yürüyüştü. Bu yürüyüşte asker, günde yalnızca iki peksimet yemişti ve su, çok azdı. Her erin sırtında bir tüfek, 70 fişek ve tam teçhizat vardı. Teçhizatını, yürüyüşte kolaylık sağlamak için bırakmanın cezası, kurşuna dizilmekti. Osman Paşa’nın emri bu idi. 6. günün sonu ve askerin hepsi hâlâ güleryüzlü idi. Türk askerini anlamak ne kadar zor. Hiç birinden, kendilerini altı gün nefes aldırmadan yürüten komutanları hakkında en ufak bir şikayet duymadım. Temmu-zun 18. gününün öğle vakti Vid deresi üzerindeki köprüden geçmeye başladık. Çok sevinçliydik. Yıllardır görmediğimiz anne-babamıza, yakınlarımıza kavuşmuş gibiydik. Nihayet, 3 mil uzakta Plevne’nin narin minareleri görü-nüyordu. Kimsede tek adım atacak takat kalmamıştı. Köprüyü geçen, yerlere seriliyordu. Bir müddet dinlendik. Plevne’de 3 taburluk bir piyade alayı ile sair birlikler bizi bekliyordu. Plevne kuman-danı Atıf Paşa, emri altında bulunduğu Osman Paşa’nın ilk ala-yının şehre girişini, heyecanla bekliyordu. İlk alay girince müs-terih oldu. Artık Ruslar’ın taarruzla Plevne’yi düşürmesi zorlaş-mış ve büyük kuvvetlere ihtiyaç gösterir hâle gelmişti. 18 Tem-muz günü saat altıda, Plevne’ye girdim. Böyle güzellikte bir kasabayı rüyamda görseydim inanmazdım. Ama gerçekti, rüya değildi, sanki Cennetten bir köşeydi. Nazlı nazlı akan Tuna’ya bakan bir yamaca kurulmuş güzeller güzeli bir gelin gibiydi. Bütün evler bahçe içindeydi. Sarmaşıklar, içinde renk renk çiçekler bütün harem duvarlarına, ikişer katlı cumbalı evlere ve köprülere sarılmıştı. Ben yüksek harem duvarlarından göremedim, Osman Paşa, söyledi, her evin mutlaka bahçesi, bahçe içinde de mutlaka bir havuzu varmış. Plevne’ye geldiğimiz gibi doğru bir hana inip, hanın hamamında Türk usülü hamam yaptım, iyice bir keselendim. Osman Paşa, Plevne’nin askeri birlikler hariç 17 bin nüfuslu küçük bir şe-hir olduğunu söyledi.. 8 cami ve 2 Ortodoks kilisesi varmış, Türk imparatorlu-ğunda bir kaza merkeziymiş. Bu küçük mevkiin adını, şimdiye kadar kimse işitmemişti. Alman Mareşal Von Moltke’nin Türk imparatorluğu-nun savunma durumunu inceliyen kitabında bile Türk kaleleri arasında adı geçmez. Zîrâ gerçekte Plevne’de kale yoktur. Top-rak tabyalar vardır. Bugün Plevne adını kimse bilmez. Ama inancım o ki, yakın zamanda Plevne adını bütün dünyada okul çocukları bile bilecek. ¥ DEVAMI VAR
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT