BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Nuaym ibn-i Mes’ud (radıyallahü anh)

Nuaym ibn-i Mes’ud (radıyallahü anh)

Nuaym ibn-i Mes’ud es-Sakafî “ben gasp edilen bir hak ya da tecavüze uğrayan bir ırz için mi buradayım” diye sorar. “Hayır... Öyleyse bunlarla ne işim var?”



Medine’yi kuşatan Müşrikler bir ay kadar hendek gerisinde kalırlar, lâkin bir iki meydan okuma, üç beş ok atmanın ötesinde ciddi bir çatışma yaşanmaz. Gelgelelim muhasara yüzünden yiyecek sıkıntısı çok artar, hayvanlar kuru diken bile bulamazlar. Aleyhissalatü vesselam, eskiden beri birlikte yaşadıkları ve hukukları olduğu için Evs kabilesi lideri Sa’d bin Muaz’la, Hazreç reisi Sa’d bin Ubade’yi, Kureyza Yahudilerinin başı Kaab’a yollar. Ancak Kaab eski Kaab değildir, “Muhammed de kim? Anlaşmaları tanımıyorum” der, tercihini müşriklerden yana yapar. İki güzide sahabe “bak yıllardır komşuluk yapıyoruz. Söz namustur, anlaşmadan dönmenin bedeli ağır olur” deseler de onu ikna edemez, eli boş dönmek zorunda kalırlar. İnceliğe bakın yollarını gözleyen Medinelilerin ümitlerini kırmaz, haberin doğruluğunu kinaye ile anlatırlar. Halbuki... Halbuki Yahudiler ehl-i kitaptırlar ve bir Allah’a inanırlar, dahası Muhammed Aleyhisselâm’ın son peygamber olduğunun farkındadırlar. Ah o dayanılmaz dünyalık hırsları olmasa ve kavmiyetçilikten kurtulsalar... Zaman zaman inanmadıkları işlere de bulaşır, hatalarını “görmek” yerine “örtmeye” kalkar, bu arada yeni yeni hatalar yaparlar. Soğuk, yorgunluk ve şiddeti gittikçe artan açlık derken başlarına bir de yanıbaşlarındaki Yahudiler çıkar, sırtlarından vururlar. Müminler yine de sabırla devriye gezer, mücadeleyi aksatmazlar. Nusret-i ilahi’nin mutlaka geleceğini bilir, buna adları gibi inanırlar. İşte tam o sıralar Gatafanlıların saflarında bulunan Nuaym ibn-i Mes’ud es-Sakafî nefsini hesaba çekmeye başlar. Kendi kendine “ben gasp edilen bir hak, ya da tecavüze uğrayan bir ırz için mi buradayım” diye sorar. “Hayır... Öyleyse bunlarla ne işim var?” Gizlice Rasulullah’ın huzuruna gelip iman eder ve hizmete talip olduğunu açıklar. Server-i Kâinat onu geldiği yere yollar ve şer ittifakını bozmak için çaba sarfetmesini arzular. Doğrusu Nuaym bu iş için biçilmiş kaftandır zira müşrikler de, Yahudiler de sözünü dinler, onu ciddiye alırlar. Hazret-i Nuaym’ın ilk işi Benî Kurayza Yahudilerine gitmek olur ve Kaab’a “siz saf mısınız” diye sorar, “Gatafanlılar savaştan bıktılar, yarın Kureyşliler de çekip giderlerse Müslümanlarla baş başa kalır, derdinize yanarsınız. O zaman size kim sahip çıkacak?” - Ok bir kez çıktı yaydan. Artık yapacak ne var? - Çok şey var. Kureyşlileri burada tutmak istiyorsanız, çocuklarını rehin alsanız ya... Dünya işlerinde de teminatsız adım atmayan Yahudiler bu teklife sıcak bakarlar. Hazret-i Nuaym, oradan çıktığı gibi Kureyşlilerin yanına koşar, “Ben-i Kureyza Yahudilerine nasıl güvenebildiğinizi anlayamıyorum” der, “halbuki onlar kimseye itimat etmezler, yarın sizden rehin isterlerse hiç şaşmam!” - Rehineyi n’apsınlar? - Sıkışırlarsa pekala Müslümanlara verir ve işin içinden sıyrılırlar. Olur mu olur, içlerinde bir şüphedir kımıldar. Bunu anlamanın tek yolu vardır, onları hücuma zorlamak. Ancak Yahudiler saldırı teklifini “Cumartesi savaşmayız” bahanesiyle atlatırlar. Pazar, pazartesi, salı da yan çizer, “ille de rehin” diye tuttururlar. Taraflar arasında soğuk rüzgarlar eser ve ittifak çatırdar. Müslümanlar da arkadan vurulmaktan kurtulurlar. Beklenen afet Fahr-i âlem o kritik anlarda Ahzab Mescidinin bulunduğu yerde ayakta durur, ellerini omuzlarına kadar kaldırarak Cenab-ı hakka yalvarırlar. Üçüncü gün öğle ile ikindi arasında Cebrail aleyhisselam gelir ve beklenen müjdeyi getirir. Habibullahın güzel yüzünde bir sevinç dalgası dolanır, diz çöküp şükretmeye başlar. Ve o gece Ahzâb süre-i celilesi ile müjdelenen ve müminler tarafından hasretle beklenen kasırga ovayı birbirine katar. Rüzgâr dayanılası değildir, çadırları söker, develeri ürkütür, ateşleri söndürür, gözlere kum, urbalara çakıl dolar. Ardından bir yağmur başlar ki nasıl anlatıla... Deyin ki tufan... Kâfirler suya düşmüş sıçana döner, altına sığınacakları bir saçak altı ararlar. Şimşekler peş peşe çakar, yıldırımlar zemini yakar. Müşrikler kulaklarının dibinde çınlayan tekbir seslerinden, kılıç şakırtılarından çok korkar, baskına uğradıklarını sanırlar. Şimdi yapılacak tek şey vardır kaçmak... Hani canını kurtaran kaptan... İhanetin bedeli Kureyşliler Mekke’ye, Gatafanlılar Necid’e doğru yol alırken hava durulur. Müslümanlar ertesi sabah pırıl pırıl bir gök ve ılıtıp ısıtan bir güneş bulurlar. Düşman ordugâhı metruktur, hayvanlar ortalıkta dolanırlar. Müşriklerin bıraktıkları erzak çuvallarını hurma sepetlerini yüklenir, sahipsiz develeri (20 tanedir) peşlerine takarlar. Efendimiz önce ganimetleri dağıtır, develeri kesip bir güzel yemek yaparlar. Ve hemen o gün öğleden sonra (Allah’ın emri ile) toparlanır ve ikindi namazlarını Benî Kureyza önünde kılarlar. Yahudiler bin pişmandır ama meğer ki geçmiş ola. Direnmenin faydası yoktur, ister istemez teslime yanaşırlar. Eski hukuklarına güvenip Sa’d bin Muaz’ı hakem tutar, hükmüne razı olurlar. Sa’d affı seven ve herkese el uzatan bir sahabedir ama ihanete dayanamaz, onlara hiç acımaz. Hendek Gazvesi hayırlara vesile olur, en azından Medine’de çatlak ses kalmaz. Şimdi taarruz sırası Müslümanlardadır. Kureyşlileri bir korkudur sarar. Zaferler zaferleri izler ve İslamiyet dalga dalga yayılmaya başlar...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT