BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bir ramazan hatırası (Diyalog Köşesi)

Bir ramazan hatırası (Diyalog Köşesi)

Elif evde yalnızdı. İftara doğru, üstünü giyip dışarı çıktı. Yavaş yavaş Malta çarsına doğru yürüdü, her tarafta tatlı bir ramazan telaşı vardı.



Elif evde yalnızdı. İftara doğru, üstünü giyip dışarı çıktı. Yavaş yavaş Malta çarsına doğru yürüdü, her tarafta tatlı bir ramazan telaşı vardı. İnsanlar oraya buraya koşturup duruyorlardı. Etrafı seyrede seyrede Fatih Camii avlusuna doğru yöneldi. Artık sonbahar gelmiş, ihtişamlı çınar ağaçları hoş bir sarı tona bürünmüşlerdi. Bu yıl avlu öylesine cıvıl cıvıldı ki, her taraf satıcılarla doluydu; şekerlemeciler, dönerciler, gümüşçüler... Ama şu anda insanlar sadece yiyeceklerle ilgileniyorlardı. İftara birkaç dakika kalmıştı. Herkes masalarda yerini almaya başlamıştı. Fatih Camii’nin o insanı bambaşka mana alemlerine sürükleyen manzarasını seyrederek, iftarlarını açacakları vakti, huşu içinde bekliyorlardı. Yavaş yavaş “İftar Çadırı” olduğu tarafa doğru yürüdü. Çadırın önü öylesine kalabalıktı ki, içi sızladı. Bu insanlara kimbilir ne kadar zaman sonra sıra gelecekti? Orda daha fazla duramadı, türbeye doğru yürüdü, bu sırada top da patlamıştı, kenara çekildi gözlerini kapadı, dua etmeye başladı. İçi coşkuluydu, ramazanı böyle, iliklerine kadar yaşamak, bu zevki tatmak, böyle muhteşem bir mekanda iftarı beklemek doyulası bir haz değildi. Öyle kendinden geçmişti ki, birden bir hıçkırık sesiyle irkilerek kendine geldi. Bir genç kız türbenin taşlarına adeta kapaklanmış hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Henüz ne olduğunu anlayamamıştı ki, ardından omzunda çantasıyla mendil satan küçük bir kız koşarak geldi. Küçük kız üzgün bir sesle; “Abla bu niye ağlıyor?” diye kolundan çekiştiriyordu. Elif, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Küçük kıza fısıltıyla “Ne olmuş?” diye sordu. Küçük kız endişe dolu gözlerle bakarak “bilmiyorum” der gibi dudaklarını büktü. Elif genç kızın kolundan tutarak şefkatle “ne oldu güzelim, neyin var? Lütfen sakin ol. Hadi anlat” dedi. ? Hıçkırarak ağlıyordu Elif’in bu sözleri adeta bardağı taşıran son damla oldu. Kızcağız hıçkırıklara boğularak feryat eder gibi anlatmaya başladı. “Abla kardeşim mesaj çekti, babam eve gelmiş, annemi, kardeşimi dövüyormuş, zaten bize bakmaz. Arada bir gelir hepimizi döver, esrar, içki, her türlü pislik var... Ev kira, eve ben bakıyorum, bir abim hapiste, kredi kartları borcum almış başını gidiyor, daha ne olsun ablacığım... Daha ne olsun, dayanamıyorum, gidecek, yardım isteyecek kimsem yok. Geldim mübarekten yardım istemeye.” Hâlâ titreyerek ağlıyordu. Diyecek bir söz bulamıyordu, ne denebilirdi ki, onun gerçekten yardıma ihtiyacı vardı. Bu sırada sırtında çantasıyla gelen ve adının Nehir olduğunu öğrendiği mendil satıcısı küçük kız konuşmaya başladı. Elif ona döndü, baktı, yüzünde hoş bir tevekkül vardı. Sesi insanı rahatlatan, acıları bile hafifleten bir yumuşaklık ve sıcaklıktaydı. “Dayanamadım abla, ben aşağıda merdivenlerde mendil satıyorum, taa ordan ağlayarak geldi, ben de peşinden geldim, dayanamadım, çok ağlıyordu.” Sonra Özge’ye döndü; “Ağlama be dayanamıyorum, Allah büyüktür, hadi bak dua et.” Özge’yi hiç birşey sakinleştirmiyordu, o hem söyleniyor, hem ağlıyordu, iftar saati dayak yiyen, gözleri dayaktan kör olan annesi ve kardeşine dayanamıyordu. ? Hayat ne kadar zor! Elif şaşkındı. Hayat bazıları için ne kadar zordu. İçi dayanmıyordu. Bir şeyler yapabilmeyi ne kadar çok isterdi... Derken Nehir ona döndü; “Abla benim annem beşinci kattan düştü, yatalak ona bakıyorum, evin işlerini yapıyorum, küçük kardeşim var, abim geçen yıl trafik kazası geçirdi, ayakları sakat, şükür iki aydır çalışıyor. Ben de işlerimi bitirince çıkıp mendil satıyorum.” Elif ne diyeceğini bilemedi. Hava soğuktu, belki de bu acılar içini üşütmüştü, döndü; “Nehir sen üşümüyor musun?” diye sordu. Nehir boynunu büktü, “Ne yapayım abla. Aslında benim iki yıl önce böbreğimin birini aldılar, üşütmemem lazım, annem oruç tutma kızım, diyor ama ben yine de tutuyorum. Başka yapacak bir şey yok. Babam Allah’a şükür öyle değil, otoparkçı eve gelmez, faydası yok ama zararı da yok, şükür” dedi Ortalık öylesine sessizdi ki, herkes iftar ediyordu. Bu acılarla açlıklarını çoktan unutmuşlardı. Elif kendini toparladı, Nehir’e dönerek; “Hadi bize birşeyler getir, burada iftar edelim” diye bir miktar para uzattı. Her ikisi de hemen itiraz ettiler ama o artık onları dinlemedi. Nehir; “Abla zahmet etme, ben çadırda açarım” dedi. Elif, “Hadi döner, su falan bir şeyler al vakit çok geçti, bugün siz benim misafirim olun” deyip onları ikna etti. Nehir elinde yemeklerle geldi, kızlar duygulanmıştı, hiç tanımadıkları birinin onlara yakınlık göstermesi biraz olsun onları ferahlatmıştı. Elif, pek birşey söyleyemiyordu ama içi eziliyordu. Ancak içinden onlara dua adiyordu, kabul olunup ferahlanmaları en büyük dileğiydi. Kaderin bir ramazan akşamı bir araya getirdiği, Elif, Nehir ve Özge, Fatih Sultan Mehmed Han’ın yanında iftar etmişlerdi. Bir acıyı, bir hayat hikayesini paylaşmışlardı, birbirleri için en güzel dileklerde bulunup, dualar etmişlerdi. Sonra ramazanın o coşkulu kalabalığının arasına karışmış, hayatlarına kaldıkları yerden devam etmek üzere herkes evinin yolunu tutmuştu. > Tahire Mermer > Bir varmış bir yokmuş Dünyanın bir noktasında, Bir Amasya şehri varmış. Ortasından bir ırmak akarmış... Dağlar avuçlarına almış, Zincir gibi uzayan evlerini... Şahin yuvası yüce kalesinde, Kaç mevsim misafir etmiş asrın devlerini. Nice krallar nice kadehleri kırmış, Şimdi mağrur sesleri yankılanmada, Erimeye yüz tutmuş cilabolunun taşında. Krallar ölmüş, kadehler tuz-buz, Taşların oyuklarında kalmış külleri, Rüzgarlar savurup götürmüş, eser yok, Bahçelerde açmaz olmuş rengarenk gülleri... Kırık dökük surlar hazin hazin ırmağa bakmada, Irmaksa hâlâ eski yeşili ile sakin akmada. Yontulmuş taşlarda usta terleri kokmada. Zaman geçirmiş tarihe azılı dişlerini, Parça parça koparıp yiyor her yerini. Bölük pörçük etmiş Ferhat’ın şaheserini, Belki de o hâlâ aramaktadır sevgili Şirin’i... Şimdi şırıl şırıl akan su yok olukta, Son nefesini vermiş bahçeleri koklayan solukta. Irmak bir şeylerini yitirmiş gibi mahzun, Bir türkü tutturmuş söylüyor ince uzun. Söğüt yapraklarını ıslatmada gözyaşları, Ağlayarak okşuyor kenardaki tarihi taşları. Öyle yaşlanmış ki sesi kısık, ekosu az, İnsan gayri ihtiyari diyor, böyle de olmaz. Gül bahçelerini bağnaz yapılar etmiş istila, Ne yapsın Yeşil’im direniyor akmaya hâlâ. Sen Türk’ün öz yurdusun artık Amasya, Bu yaşlı dünyada varoldukça önasya... > Hüseyin Hilmi Levent / Amasya > Tıpkı İstanbul gibisin Tıpkı İstanbul gibisin İstanbul gibi güzel yüzün Emirgan’da sıcak bir çay Gülhane’de bir konser Süleymaniye’de bir ezan sesi Ayasofya’da bir kalabalık Fatih gibi tarihin ta kendisi Muhteşem bir yapı Galata Kulesi İnönü’de Beşiktaş maçı Zeytinburnu’nda at yarışı Kumkapı’da taze çinakop Kadırga kadar masum Sultanahmet kadar anlamlı Dolmabahçe gibi resmi Tıpkı İstanbul gibisin İstanbul gibi gözlerin Haliç gibi mavi Kağıthane gibi derinden bakan Sessiz ve sakin Çamlıca kadar havalı Üsküdar’a tepeden bakan Üsküdar gibi mütevazı Sahil şeridini üstünlük saymayan Kadıköy gibi çatık Beykoz gibi soğuk Kartal kadar uzak Ve ümraniye gibi bazen, içten samimi Tıpkı İstanbul gibisin Tarihin şehri İstanbul gibi... > Eşref Koç (Eşref’ce)
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT