BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Okur'dan dram çıktı

Okur'dan dram çıktı

Filmlere taş çıkaracak nefes kesen bir öykü... Bizi ilgilendiren kısmı, başrolde NBA’li Mehmet’in anneannesi var!



> BİLGEHAN CAN 4 yaşında yetim, 15 yaşında esir O, babasını kaybettiğinde henüz 4 yaşındaydı... Ural’ın bol oksijenli, tertemiz havasını bütün tazeliğiyle ciğerlerine doldururken, bu yerlerin bir gün barut kokusuyla kaplanacağından, neşe içinde oyun oynadığı sokakların korku ve ölüm yuvası olacağından habersizdi... Çocuksu masumiyetle kucaklaştığı oyun arkadaşlarının bir savaş suçlusu ya da esir kamplarında tutsak kalacağından da habersizdi... Herkes kaderini yaşayacaktı... Gamalı Haç ile Kızıl Yıldız savaşının tam orta yerinde yakalanmıştı. Almanlar, 2. Dünya Savaşı’nda Sovyetler’i işgal etmişler, yüz binlerce Türk’ü esir almakla kalmamış, Ukraynalıları da sonu bilinmeyen bir yola çıkarmışlardı. Savaş ölüm demekti... Savaş yokluk ve dram demekti... Bu savaşta da çocuk ihtiyar, kadın erkek denilmiyordu... Yakalananlar ya kurşuna diziliyorlar ya da tutsak alınıyorlardı... “Merhamet” kelimesi lügatlerden çıkarılmıştı... Vampirleşen bu ortamda genç bir kız vardı... Adı Pavlina’ydı... Ukraynalı orta halli bir ailenin kızı, Pavlina... Bugün NBA’de yıldızlaşan basketbolcumuz Mehmet Okur’un anneannesi olan Pavlina... İşte her satırını büyük bir heyecan ve ibretle okuyacağınız, en değme film senaryolarına taş çıkartacak nefes kesen bir öykü!.. Gaz verip öldüreceklerdi Nazilerin, Sovyetler’i istilasıyla sürgün hayatı başlar. Topraklarından zorla koparılan, yaşlı, genç, kadın ve erkek yüzlerce insan arasında Pavlina’nın ailesi de vardır. Onlar da diğerleri gibi, Ruslara yakalanmamak için İtalya’ya kadar süren maceralı bir yolculuğa çıkar... Ama hiçbir şey önceden plânlandığı gibi gelişmez... İşte, bu nefes kesen öyküyü Pavlina ailesinin hayatta kalan tek kişisi, bugünkü ismiyle Fatma Baştimur şöyle özetliyor: “1927’de doğdum. Üç aylıkken annemle babamı Ural’dan Ukrayna’nın Varaşlovgrad kentine sürgüne göndermişler. Bolşevikler, zengin diye ailemin elindeki hayvanları almışlar. Sürgün sırasında babamı kaybettik, üç kardeş yetim kaldık. Annem zaten kalp hastasıydı, biz onun çalıştığı motor fabrikasının barakalarında kalıyorduk. Savaş çıktıktan sonra hayatımız daha da kötüleşti. Ruslar Varoşlovgrad’dan çekilirken Almanlara bir şey kalmasın diye her şeyi yakmaya başladılar. Ekmek dahi yoktu. Bir gün pişirmek için buğday almaya gittiğimde iki Alman askeri beni yakaladı. Henüz 15 yaşındaydım. Bizi karakolun önünde dizdiler, 300 kişiyiz, çırılçıplak soyup vagonlara bindirdiler. Esirler, odun parçası gibi vagona istif edilmişlerdi... Bizi de en ön vagona koydular!.. Yolda dinamit varsa önce o vagon patlasın diye düşünmüşler. Bizi önce Polonya’ya getirdiler... Vagonda fısıltı halinde kulaktan kulağa bir haber yükseldi... “Bizi gaz vererek öldürecekler” diye... Vagondakilerin çoğu altına kaçırmıştı... Hepimiz korkudan tir tir titriyorduk... Bir de duyduk ki... Pavlina oldu Fatma Pavlina’nın hikayesi şöyle devam ediyor... “Öldürülmeyi beklerken bir de duyduk ki, bir Alman general ‘Bunlar çalışsın’ demiş... O emirle, Berlin’den Avusturya’ya geçirdiler bizi. Geldiğimiz yer Siemens fabrikasıydı. 26 kişiydik. Yalnızca sabahları 100 gram ekmek akşamları da bir kepçe kepek çorbası veriyorlardı, hepsi o kadar. Bir sürü Yahudi getiriyorlardı, ama onlar ertesi gün birden yok oluyorlardı. General bize acıyordu. Hatta üzerinde yatmam için bir tahta parçası bile vermiş, bir kamyon da patates çalmıştı. Ben de patates çalıp esir Rus askerlerine veriyordum, görseler kurşuna dizerlerdi. Kampta üç yıl kaldım. Savaş sonunda Amerikalılar geldi. Bizim kamp şefini kurşuna dizeceklerdi, bize iyi davrandığı için onu savunduk. Sonra Rus askerleri geldi. Bize kötü davrandıkları için Tamara adında bir arkadaşımla İtalyanların kampına kaçtık. Oradan da dağlara. Verona’ya gittik. Modina’da kampta kalırken, Süleyman Baştimur adında şampiyon güreşçi bir Türkle tanıştım... Müthiş insaflı, ama güçlü ve sevgi dolu biriydi. Aşık olmuştum. Bana, ‘Müslüman olur musun’ dedi... Onu tanıdıktan sonra, ‘hayır’ diyemezdim, kabul ettim, Pavlina olan adımı Fatma olarak değiştirdim, evlendim ve acılarla dolu hayatım o günden sonra değişti.” Oy ninem oy “Mehmetim seçilsin!” Röportajımız sonrasında Mehmet Okur’un anneannesine, NBA’in sitesine girip All-Star seçmelerinde Mehmet Okur için oy kullandığımızı söyledik. Bunun üzerine heyecanlanan Fatma Hanım, “Ben de kullanmak istedim ancak beceremedim. Bana yardımcı olursanız, torunuma bir oy da ben göndermek istiyorum” dedi. Birlikte NBA’in sitesine girdik ve Mehmet’e bir oy da anneannesinden gönderdik. Mehmet’in annesi Nimet Hanım da boş durmadı ve oğluna All-Star için bir oy da o gönderdi. Şansı giderek artıyor Batı Konferansı’nda All-Star oylaması heyecanı giderek artıyor. Batı’da Çinli Yao Ming ve Marcus Camby’nin ardından üçüncü sırada bulunan Mehmet’in, bu iki ismin sakatlığından dolayı yıldızlar maçında yer almama ihtimalinin artması üzerine şansı iyice yükseldi. Halen Ming 1.319.868 oyla ilk sırada. Camby’nin 433.471, Mehmet’in ise 181.634 oyu var. Mehmet’e oy vermek için www.nba.com sitesine girip NBA All-Star Balloting’i tıklayıp oy kullanabilirsiniz. Mehmet 5. “kurtarıcı” Mehmet Okur, NBA ve Nestle çikolatalarının ortak düzenlediği, “maçlarda topun el yaktığı zamanlarda oyuncuların performasını” değerlendiren sıralamada beşinci durumda... Mehmet, NBA’in resmi sitesinde güncel olarak yayınlanan, “Nestle Crunch Time” listesinde 116 puan toplarken, ilk sırayı Alman Dirk Nowitzki aldı. Nowitzki’yi Vince Carter, Devin Harris ve Steve Nash takip ediyor. NBA ve Nestle bu sıralamada oyunculara maç başına galibiyet için ekstradan dörder puan veriyor. Utah Jazz’ın galibiyet yüzdesi 50’nin altında olduğu için, Mehmet’in listede beşinci sırada yer alması oldukça sevindirici. “Yahudi değilim, dedim kurtuldum” Almanlara esir düşünce, Yahudi olduğumu düşünmüşler. “Hayır değilim. Süleyman Baştimur’la tanışıp Müslüman oldum” dedim. Fatma Hanım’ın o an gözleri buğulandı ve söze kızı Mehmet Okur’un da annesi olan Nimet Hanım girdi: “Babam Şeyh Şamil’in torunudur. Üç kez Kuran-ı Kerim’i hatim etti. Annem de Müslüman olduktan sonra ne gerekiyorsa onu yaptı...” Ve Fatma Hanım devam etti anlatmaya; “Bizim esir kampına her gün vagonlarla Yahudiler getiriliyordu. Ama ertesi gün onların ölülerini görüyorduk. “Patates çaldım” Esir kampında çalıştırılıyorduk. Açlıktan hastalıklar başlamıştı. Geceleri fare gibi ambara gidiyor, patates çalıyordum. Yakalansam kurşuna dizerlerdi. Ruslar küçük kızlara tecavüz edip, her yeri yağmalıyorlardı. Ve 1945’te savaş bitti. ‘Huraaa’ diye bağırdık. Ama çilemiz bitmemişti. Amerikalılar bizi Rus askerlerine sattı. Oradan kaçmayı başardım. İtalya’da arkadaşım Tamara’nın sevgilisi vardı. Düşündük ki, İtalya’ya vardığımızda Tamara o adamla evlenecek ve kurtulacağız. Fakat sınırda bizi yakalayıp yine Ruslara sattılar. Bir subay yanıma gelip, ‘Sabah hepinizi kül yapacağız’ dedi. Akşam bizim çadırın önündeki nöbetçiler birkaç dakikalığına ayrıldılar. Tamara’yla kaçtık. Kampın kapısına geldiğimizde her yer Rus askeri kaynıyordu. Tamara’yla orada İtalyanmış gibi davranıp, sarhoş numarası yaparak askerlere kapıyı açtırdık. Tamara’nın sevgilisi umut olmuştu. İtalya’da parkta bir çocuk gördük. Tamara’nın sevgilisinin fotoğrafını gösterip, ‘Bunu tanıyor musun? diye sordum. Çocuk heyecanla,’O, benim ağabeyim’ dedi ve kaçıp sonra bir kadınla geri döndü; ‘Annem’ dedi. Kadın bizi eve götürdü. Ama delikanlının babası, ‘Bu kızı ben gelin olarak almam’ diye rest çekti. Tamara da ben de yıkılmıştık. Tamara’nın elinden tuttum, oradan da kaçtık...” “Polonyalı olduk!” “Ertesi gün Polonyalı olmuştuk! Amerikalılar bu numaramızı yuttu sandık ama yutmamışlar. ‘Sizi ülkenize gönderelim’ deyip bizi yeniden Ruslara sattılar. Kampa gelirken bir üzüm bağında Tamara’yla kamyondan atlayıp, kaçtık. Vardığımız yer bir başka Amerikan kampıydı. Fakat farklı bir kamptı burası. Orada mutlu yüzler vardı ve bir gün, ‘Hepiniz serbestsiniz’ dediler.” “18 yaşımda aşık oldum” “Vagonlara bindik, Roma’ya geldik. Bir de baktık ki etrafımız Ruslarla sarılmış. Onlar arasında Dağıstanlı bir gurup da vardı. Üç ayrı dilde ‘Aşağı inin’ dediler. Ama Türkçe söylenince indik. Bir defa daha Amerikalılar tarafından Ruslar’a satılmıştık. Üç kişi orada kendisini astı. Kampta bir Türk gördüm. Dağıstanlı güreşçiydi. Şeyh Şamil’in torunu ve polisti. Aslan gibiydi. Boylu poslu. Dürüst, merhametli ve cesur. Ona aşık oldum. Adı Süleyman Baştimur’du. Tamara ‘Kaçalım” dediyse de “Hayır, bu adamda bir şey var. Hayatımın değişeceğini düşünüyorum” diyerek kaldım. Bir fırsatını bulup Süleyman’a evlenme teklifi ettim. Bana, ‘Müslüman olur musun?’ diye sordu, ‘öl’ dese ölecektim, kabul ettim. Hemen evlendik. Ben 20, eşim 28 yaşındaydı. Tamara nikahıma gelmedi çünkü kamptan kaçtı. Bir daha da hiç görmedim...” Fatma hanım, mazideki arkadaşına gazetemiz aracılığıyla bir de mesaj yolluyor, “Tamara hayattaysan beni ara lütfen. Seni çok özledim...” “Müslümanlık hayatımı değiştirdi” “Elhamdülillah Müslüman olduktan sonra hayatım değişti. Üç çocuğumuz oldu. İlki kampta dünyaya geldi. Sonra Türkiye’ye gelip, Tuzla’ya yerleştik. Yıl, 1948’di. O günlerde bana deselerdi ki; bu kadar sıkıntının ardından 25 yaşında NBA şampiyonluğu yaşayacak bir torunun olacak diye asla inanmazdım. Ama hayat bu, bir tarafta ağlatırken diğer tarafta güldürüyor...” Tam 28 yıl sonra, 1970’te anneme gitmek için eşimi güçlükle ikna ettim. Annem beni ölmüş biliyor. Nereye gittiyse beni aramış. Ablam bir gece rüya görmüş. Rüyasında mezarıma gelip, ağlamış. Ona rüyasında ‘ölmedim, yaşıyorum’ demişim. Bu rüyadan bir hafta sonra mektubum ellerine geçmiş. Annemin sevincinden dili tutulmuş, felç olmuş. Tam üç ay hastanede tedavi görmüş. Karaköy’den Rus gemisine binip Odesa’ya vardım. Rus ajanları yakaladı beni. ‘Niçin Türkiye’desin, neden Rusya’ya dönmedin’ diye sordular. Onları, “Hastayım, benimle uğraşmayın. Ben Türk vatandaşıyım, eşim Türk. Sizi uyarıyorum, başıma bir şey gelirse gerisine karışmam” şeklinde tehdit ettim. Beni bıraktılar. Ve anneme kavuştum. Annem ağlayarak eşime, ‘Kızımı bırak, sen nereye gidersen git’ ricasında bulundu. Ama Süleyman, ‘Hayır’ dedi...” “Mehmet her şeyim” Hayatı en değme film senaryolarına taş çıkartan Fatma Hanım’a NBA’de oynayan torunu Mehmet Okur’u soruyoruz. “O benim her şeyim” diyor ve ekliyor; “Mehmet başka bir çocuktu. Küçüklüğünde bakkala giderdi, paranın üstünü getirmezdi. Çikolata, şeker alırdı. Onu hiç boynu bükük bırakmamaya söz verdiğim için kızmazdım. Bir de itirafta bulunayım. Bugüne kadar Mehmet’in sadece bir maçını izledim. Yere düşünce beni hemen Amerika’ya göndermelerini istedim. ‘Neden’ dediler? Kim o, benim torunuma dirsek atan. Ona gününü göstereceğim diye tutturdum. Bir de eşimin Spor Sergi Sarayı’nda bir Rus şampiyonuyla yaptığı final maçını izlemeye gitmiştim. Orada da dayanamamıştım. Mindere çıkıp, o Rus’u dövmek istemiştim. Ama kocam zaten yendi onu. Süleyman’ım da Mehmet’im de benim her şeyim...” > FOTOĞRAFLAR: CEMİL SAĞLAM
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 98027
    % 0.96
  • 5.7068
    % -0.46
  • 6.4052
    % -0.76
  • 7.0868
    % -0.93
  • 258.743
    % -0.4
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT