BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Hüzn-ü İstanbul (Diyalog Köşesi)

Hüzn-ü İstanbul (Diyalog Köşesi)

İstanbul kokan sokaklarını özlediğim kadar özlüyordum seni. Eylül akşamlarında bir seni düşlüyordum. Kim demiş adım eylül; ben yaban güllerinin kokusunun değdiği Salacak’ta hazandım.



İstanbul kokan sokaklarını özlediğim kadar özlüyordum seni. Eylül akşamlarında bir seni düşlüyordum. Kim demiş adım eylül; ben yaban güllerinin kokusunun değdiği Salacak’ta hazandım. Kaldır gözlerinden ölü perdesini, şehrin ay ışığı akşamlarında parlasın yıldızlar, ağarsın saçlarında akşamlar. Bilmesinler yüreğimdeki yerini, sayfalar arasında kalsın hatıralar; bilmesinler batan günde batmayan güneşimi. Saçlarıma ilk kar yağdığında ekimdi. Puslu bir sabah yüreğime yağmıştın; Salacak kıyılarında yağmurların götüremediklerini sen örtmüştün. Seni hatırlatan ne saraylar vardı, ne de hanlar... Uzun kış gecelerinin kandilleri sönük, kervan geçmeyen yıkıntıları arasında yürüyüp, kirpiklerin arasından kaybolan zamana bakıyordum. Takvimlerden siliyordum ayları; mevsimlerden geriye hazan kalıyordu. Bir ömürdün Boğaziçi’nin endamında; kubbeleri örten turuncu baharların vardı; bir de sultan meydanını gölgeleyen yaprakların... Yeşil evin daracık sokağında, basmaya kıyamadığım kaldırım taşlarının küf tutan yorganını çekiyordum üzerime. Tarih kokan balkonlarında yaşayan hatıralarınla sabahlıyordum. Gözlerimde canlanıyordu geçmiş günlerin şiir tadındaki akşamları. Nüktedan dillerin söylediği şarkılar vardı kulaklarımda çınlayan. Cinli periliydi dam altı hikayelerin; dünden bu güne siluetleri değişmişti sokakların. Anıların, sandıkların naftalin kokan yalnızlığında ciltlere sığmıyordu. Bir fırça darbesiyle şehri tuvallerde silkeliyordun; hanımeli kokusunda dağılıyordu gri bulutlar; mevsimler değişti diye yas tutuyordun Piyer’in kır kahvesine uzanan yokuşunda. Servilerin gölgeli yamacından geçiyordum. Bir solukta tırmanıyordum basamakları; dinmiyordu yürek çarpıntım dalların gül kokmayınca. Sokaklarında erişilemeyen bir Rüstem’in vardı; köhne duvarlar ardında ‘Paşa’sı kayıp. Bir de Sirkeci pazarında paha biçilen çinilerin tezgahı vardı. Süleyman edasında minarelerin vardı ve kubbelerin yıldızlarda. Anlatılanlar masal değildi; bizzat içindeydik hayatın. Yaşadığımız bir gün vardı, o da gördüğümüz bu rüyaydı. Gökyüzünün perdelerini çekiyordu bulutlar. Bugün başka doğuyordu güneş; her fırça darbesinde suskun çeşmeler akıyordu. Hayat veren renklerin semasında kızıla durup, eteklerinde baharı boyuyordum. Sen kokan sokaklara yağmur yağıyordu. Yalnız bakışların zamanı perdeliyordu. Gecenin yarısında çalıyordu davullar, tüneyen kuşlar uçuyordu. Uçuyordu ardı sıra yapraklar; eteğine gölgesi düşüyordu kanatların; beyaz bir toz bulutu kalkıyordu düşlerimden. Heyecanla şehrin sokaklarına girdim, aylardır özlediğim yerdeyim; göz kamaştırıyorken caddelerde ışıkların... Oysa dün sessiz bir tepedeydim. Kısıklı’da ağaçların yemyeşil yapraklarla usuldan esiyordu; lodos, adım hazandır diye gelmemi bekliyordu. > İlhan Kalender Yazık... Duyguların en uğrak yeridir gönül, Beyin sev emrini vermiştir çoktan. Kalp başdan başa hisleri taşır üstünde. Nihayetinde dudaklar mırıldanır, aşk sözcüklerini. Seni seviyorum fısıltısını duymak ister kulaklar, Duygunun, en güzelini tarif eder bazen gözler. Kader alınyazının başlığıdır, Acılar tuzu biberi olur sevdanın, Kahkahalar hasret kalmıştır mutlu günlere. Ağarmıştır saçlar, tel tel her gün Gündüz ve gece yaşar ayrı ayrı buhranı Saatler kovalar akıp giden zamanı, Günler mahkum kalmıştır yılların içinde Dudak bükmeler kapristir kendince. Gözyaşı damlacıklarıyla ıslanan yanaklardır elbet. Yüreklere buz serper hayat, Kırptığı gözle, kısa süren gülücüklerle. Yaşamak mecburiyettir veto edense ölüm. Bakışlar anlamını kaybederse yazık. Bitmiştir, tükenmiştir gayri yorulmuştur. Zevki sefa içinde belki ihtiras Artık dönüşmüştür aşk kine nefrete Mümkün değildir artık başa dönmek Artık sadece yazık... > Eşref Koç (Eşref’ce) Kuş dili akşamla çekilip kuytularına hüzne tünemiştir gece kuşları. gâmı geçit vermez uykularına; mantıku’t -tayr gibi ah susuşları. akşamla çekilip kuytularına gahi gece söyler, gâh duruşları... ‘ah beni vursalar bir kuş yerine’ bende yürüseler yokuş yerine hüzün koza örer duygularına. bir servi, bir mezar, hece taşları... muştu avdet eder kaygularına. ağrıyan göğsüne düşer başları, hüzün koza örer duygularına bir suyun gözüne akar yaşları ah beni sorsalar bir kuş yerine bende yürüseler yokuş yerine > İsa Yar Girdaptaki çiçek Girdaba düşen çiçek gibidir insan, Gözünü şu fâni dünyaya açtığı an, Zaman, su gibi akar hiç durmadan. Saliseler acımadan bir bir çekecek, İnsan dediğin, girdaptaki bir çiçek. Dur demekle durmaz, feleğin çarkı, Bu döngü içinde yok kimsenin farkı, Gün gelecek, sona erecek bu şarkı. Saniyeler acımadan bir bir çekecek, İnsan dediğin, girdaptaki bir çiçek. Kaçamayız sarılsak da her sebebe, Her insan, ölüme doğuştan gebe, Öyleyse neden bu sevinç, debdebe? Dakikalar acımadan bir bir çekecek, İnsan dediğin, girdaptaki bir çiçek. Suyun içinde ha çiçek, ha tomurcuk, Zamanın içinde ha ihtiyar, ha çocuk, Hepimiz aynıyız, yalnızca bir konuk. Saatler acımadan bir bir çekecek, İnsan dediğin, girdaptaki bir çiçek. Sonuna dek bitmez, bu ecel kaygısı, Ölüm, alnımızın değişmez yazgısı, Zaman hissiz, yok ki insana saygısı. Günler acımadan bir bir çekecek, İnsan dediğin, girdaptaki bir çiçek. Girdaba düştük, ağlamak ne fayda, Feryatlar boş, girmez onlar kayda, İster dünyada olsun, ister uzayda, Aylar acımadan bir bir çekecek, İnsan dediğin, girdaptaki bir çiçek. İster ana, ister evlat, isterse baba, Herkes içeri çekilecek, boşadır çaba, Öyleyse uymalı, erkân ve âdâba. Yıllar acımadan bir bir çekecek, İnsan dediğin, girdaptaki bir çiçek. > Ahmet Sandal Vefa Göz yaşlı, gönül kırık, türküler yanık yanık, Uğuldar çatılarda tereddütlü yalnızlık, Kokuşmuş zindanlarda mahpus olmuş yüreğim, Dostlar bayram edermiş, yiten vefaya yazık. > Hüseyin Özkaynakçı
Kapat
KAPAT