BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > İşportacının zaferi: IKEA

İşportacının zaferi: IKEA

Bir zamanlar seyyar satıcılık yapan İngvar Kamprad şu anda dünyanın en zengin adamı. Gelgelelim hâlâ 2. sınıf otellerde kalıyor, 15 yıllık bir araba kullanıyor, metroya “emekli kartıyla” biniyor ve alıyor filesini semt pazarına çıkıyor.



>> İrfan Özfatura Bir köyde 5 bin tane koyun olur, köpekler ise taş çatlasa yirmiyi aşmaz. Halbuki koyunlar bir tane, köpekler dokuz tane doğururlar. Kaldı ki köylü köpeğine evladı gibi bakar ama koyunlarını senesi dolmadan kasaba yollar. Normalde bir köpek 17 yıl yaşar, koyunlar nadiren 3’e basarlar. İşte bu noktada matematik durur, hesap karışmaya başlar. Ecdat bunu “bereket” gibi manalı bir kelimeyle açıklar, “üzerinize güneş doğmasın” diye fısıldarlar. Öyle ya köpekler bütün gece itlik yapar, sabaha karşı sızarlar. Kuzucuklar ise erkenden yatar, sabah ezanı ile birlikte rızklarını aramaya çıkarlar. Bunu bir yere yazın mevzumuzla alâkası var... Serince bir Mart günü Almhult kasabasının Agunnaryd köyünde doğan (1926) İngvar sıradan bir İsveçlidir. Babası kilise uhdesindeki Elmtaryd çiftliğinde rençberlik yapar. Irgatlar, İsveç’te de çok yorulur, az kazanırlar. Dünyaları küçüktür, maceradan hoşlanmaz, hayal mayal kurmazlar. Gelgelelim Ingvar henüz 10’a kadar saymaya başladığı günlerde bir şeyler satmaya başlar. Kurabiye, oyuncak, çelik çomak... Artık ne olursa... MEKTEP KAÇKINI İlkokulu iyi kötü bitirir, orta mektepte “tahsille vakit kaybettiğini” anlar. Gider, Stockholm’den kibrit alıp kutular, kapı kapı dolaşıp pazarlar. Altında kırık dökük bir velespiti vardır, cebindeki kronlar arttıkça heyecanı tavan yapar, pedallara yeni bir şevkle basar. Evet, kibrit işinden iyi kötü bir şeyler kazanır ama gün gelir ürünleri çeşitlendirmesi gerektiğini anlar. Bir yerlerden albenili çakmaklar bulur, derken dolmakalem ve naylon çorap işine atlar. Balık işinden para kazanamasa da Noelcilere uçuk fiyatlarla çam tokalar. Sipariş işlerini çok sever, “bana şu lazımdı” demeniz yeter, tükürüğünüz kurumadan onlarca numuneyle kapınızı çalar. Çantası taşınamayacak kadar ağırlaşınca ev ev dolanan seyyar sütçüyü bağlar, adamın kamyonetine “babasının malı gibi” demir atar. Gerçi bunun için horozlarla birlikte kalkması gerekir, eh olacak o kadar... Bu arada babasına da yardım eder, mesela ineklerin otunu, yemini ondan sorarlar. Bu yorgunluğa can mı dayanır, ne cumartesi var, ne pazar... Nitekim bir sabah uyuya kalır, sütçü bir iki korna çalar, sonra basıp gider, işine bakar. Babası felaket sinirlenir, “senden bi numara olmaz” diye yağıp gürlemeye başlar. İngvar çok kahırlanır gidip bir çalar saat alır ve onu 05.40’a kurar. Hayatını 10’ar dakikalık dilimlere ayırır ve herbirini dolu dolu kullanmaya bakar. Saatini akşamdan öper koklar, “n’olur beni mahçup etme” diye yalvarır, başucuna koyar. Gün gelir zile bile lüzum kalmaz, 5 dendi mi yatağından fırlar. Hâlâ da öyledir, koyunlar gibi yatar, koyunlar gibi kalkar, üzerine güneş doğmaz. Neyse, elinde az çok bir sermaye biriken delikanlı rakiplerine fark atmanın yollarını arar. Bunun ilk şartı “marka” olmaktır, nitekim Ingvar’ın I’sını, Kamprad’ın K’sını, Elmtaryd’in E’sini, Agunnaryd’in A’sını alarak dört harfi yan yana (IKEA) koyar. Düşünün markasını tescil ettirdiğinde (1943) akranları lise 2’de okurlar... İngvar yaşı 21’e geldiğinde güzel işler yapan ama ürünlerini pazarlamakta zorlanan marangozların elinden tutar. Kimine masa sandalye, kimine sehpa dolap ısmarlar. Bunları sırtlayıp dolaştıracak değildir ya, insanlara katalogla ulaşmaya bakar. Masrafı yok denecek kadar azdır, fiyatları kıra kıra rakiplerini zora sokar. İş umduğundan da hızlı büyür, İsveçli mobilyacılar arasında iyice (ve irice) bir yer tutar. AMBARGOYA RAĞMEN Sektörün eskileri bu tüysüz çocuğa haddini bildirmekte kararlıdırlar, çalıştığı marangozları ayartarak ona ambargo uygularlar. Ama bakın şu işe ki bu cendere onu daha da büyütür, gidip Polonyalı mobilyacılarla anlaşma yapar. Aslında Komünistlerden nefret eder hatta Nazilere yakınlık duyacak kadar. Ama dostluk başkadır, alışveriş başka... Paranın ideolojisi olmaz... İngvar, Polonyalılarla düştü kalktı diye fikrinden caymaz ama onlar gibi votka çeke çeke alkole müptela olur ve bu bataktan kolay kurtulamaz. Konuyu dağıtmayalım, doğrusu Leh mobilyaları da, İsveç’inkilerden aşağı kalmaz, kaldı ki farklı dizaynları ile daha fazla talep bulurlar. Ancak nakliye işi canını sıkar, bir evlik eşya bir vagon doldurur, çizilenler, kırılanlar... YASSI KOLİLER Günün birinde (1955) adamın birine bir masa (birler fazla oldu galiba) satar. Şimdi müşteri tek masa için kamyon tutacak değildir ya, arabasının bagajına sığdırmaya kalkar. Uğraşır didinir heyhat!.. O ara adamlarından Gillis Lundgren’in kafasında bir ampul yanar, bacakları söküp tablanın üstüne bandlar, müşteri evinde şipşak montaj yapar. İngvar tılsımlı kelimeyi bulmuştur: “Yassı ambalaj” İşte IKEA o gün doğar. Artık Polonyalılara kolay kurulacak, pratik mobilyalar ısmarlar, kolileri açmadan müşterilerine yollar. İnsanlar ne aldıklarının farkındadırlar, ürünü kataloglardan seçer, olmadı kurulu olanlarını inceler, altına üstüne bakarlar. Böylece maliyetleri yarıya indirir ve piyasayı alt üst etmeye başlar. Sanırım insanlar kendi mobilyasını kurmaktan zevk alırlar. Yap-boz’dan hoşlanan hoşlanır, hazzetmeyen usta ve nakliye bedelini cebinden karşılar. IKEA katlana katlana büyür ve gün gelir tek kale maç yapar. İsveç’in “eşitlik” sakızı çiğnediği yıllarda devlet, IKEA eliyle kalabalıkları “aynılaştırma fırsatı” yakalar. Firmanın gözüyle bakarsanız tasarımı zenginlerin hakkı olmaktan çıkarır, fukaraları da kaliteyle tanıştırırlar. IKEA heyecanını daima diri tutar, tutumludur, sorumludur, sadelikten şaşmaz. Yeniliğe çok önem verir ve mahalli kültürlere de hitap etmeye bakar. Peki sonra? Sonra n’olsun, İngvar, diğer ülkelerden de mal getirir, diğer ülkelere de mağaza açar. Oslo, Newyork derken 33 ayrı memlekette 213 noktaya ulaşır, yerli üreticilerle boğuşmaya başlar. Nitekim 50 yıl içinde (Forbes’e göre) dünyanın en zengin adamı olur, 53 milyar dolarlık serveti ile zirveye oynar. CİMRİ ZENGİN İngvar milliyetçi bir adamdır, IKEA markası altında kesif bir İsveç propagandası yapar. Bir kere amblemi İsveç bayrağı gibi sarı laciverttir ve banyo takımlarına İskandinav göllerinin, oturma gruplarına İsveç erkeklerinin, mutfak takımlarına İsveç kızlarının, yatak odalarına ise İsveç şehirlerinin ismini koyar. Görünüşte IKEA, merkezi Hollanda’da bulunan Stichting Ingka Vakfı’na aittir. Şirketin fikri yapısını ve isim hakkını ise Inter Ikea System’den sorarlar. Mülkiyeti yüklenen Off-shore şirketleri ise taaa Karayip Adaları’nı mekan tutar. Kaldı ki şirket franchise (isim verme) sözleşmeleri imzalayarak ortaklığı daha bir girift hale sokar. Kamprad Ailesi, bu değişik yapılanmayla her şeyi denetim altında tutar, halka açılmaz. İngvar’ın ilk eşinden olan üç oğlu (Peter, Jonas ve Mathias) işleri kovalar, yaşlı dede ise ikinci eşiyle (Margaretha) İsviçre’de (Lozan’da) yaşar. Ancak bu bir milyarder hayatı değildir, işine otobüs ya da metroyla gider, çok sıkışmadıkça emektar Volvo’sunu çıkarmaz. Pazaryerine (ucuzlasın diye) akşam saatlerinde varır, “hadi bi dostluk kaldı” diye bağıran zerzevatçılarla çatır çatır pazarlık yapar. Yaşlılara uygulanan indirimden yararlanabilmek için emekli kartı çıkartır, 2. sınıf otellerde kalır ve ucuz uçuşlar yapar. “Kefenin cebi mi var” diye soranlara “hayat zor” der, “önümüz kış, daha hazırlık yapılacak.” (Sanki odun kömür alacak.) Ve Türkiye’de 76 bin elemanıyla yılda 145 milyon katalog dağıtan ve 400 milyonu aşkın ziyaretçi ağırlayan IKEA özellikle küçük evleri kullanmak zorunda olanları cezbeder ve milyarca dolar ciro yapar. Nihayet Türkiye’de de üstlenir ve Maya Holding ile birlikte ilk mağazasını (Ümraniye’de) açar. Bu mağazada saksıdan yorgana, havludan bıçağa 6.500 çeşit ürün sergiler, ayrıca Osmanlıdan öğrendikleri köfteleri bize satarlar. Mini market raflarında İsveç lezzetleri vardır, damak zevkimize de hitap etmeye çalışırlar. Elbette çıkış kapısını koridorların sonuna atar, mecburi istikamete yönelenlerin yakalayacak yerini bulurlar. Kasalara varmak saatlerinizi alır keşke içinde bir de mescidi olsa... Rekabet güzel şey, nitekim yerli zincirler de (mesela İstikbal ve Mudo) İsveç`te mağaza açmaya hazırlanıyorlar. Görelim bakalım el mi yaman, bey mi?
Kapat
KAPAT