BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Danıştay kararını doğru okumak

Danıştay kararını doğru okumak

Gündemde Danıştay 2. Dairesinin başörtülü anaokulu öğretmeniyle ilgili verdiği karar yer alıyor. Her ne kadar Danıştay, yaptığı açıklama ile “Anayasaya göre, idare bir bütündür ve idarede devamlılık esastır.



Gündemde Danıştay 2. Dairesinin başörtülü anaokulu öğretmeniyle ilgili verdiği karar yer alıyor. Her ne kadar Danıştay, yaptığı açıklama ile “Anayasaya göre, idare bir bütündür ve idarede devamlılık esastır. İşlemi tesis eden, davacının ilk aşamada lehine verilen kararı kabul etmeyerek temyiz eden ve temyizden feragat etmeyerek uyuşmazlığı sürdüren idarenin, işleminin ve temyiz başvurusunun yargı yerince hukuka uygun bulunarak kabul edilmesi üzerine gösterdiği tepkiyi bir hukuk devletinde anlamak ve demokratik bulmak mümkün değildir” demiş olmasına rağmen yargı kararlarına saygı dairesi içinde söylenmesi gereken bazı şeylerin olduğunu düşünüyorum. Amacım elbette ki Türk milleti adına karar veren bağımsız bir yargı organını eleştirmek değil. Pozitif hukuk kuralları içerisinde bir değerlendirme yapmak istiyorum. Türkiye geçtiğimiz üç yılda AB’ye entegrasyon sürecinin bir gereği olduğu kadar AK Parti’nin kuruluş felsefesini özetleyen ‘insanı yücelt ki devlet yücelsin’ anlayışı ile de uyumlu bir doğrultuda, “demokrasiye ve hukuka yatırım” hamlesiyle kişi hak ve özgürlüklerini ön plana çıkaran bir çizgi izledi. Bu çizgide hiç de küçümsenmeyecek adımların atıldığına şahit olduk. Kelimenin tam anlamıyla “az zamanda çok ve büyük işler yapıldı”. Şu an hükümetin sahip olduğu dönüşüm ivmesi ve iradesi bundan sonra kat edilmesi gereken mesafenin de kolayca aşılabileceğinin teminatıdır. Nitekim Sayın Başbakanımızın AK Parti grubunda yaptığı konuşma, hukuk dersi gibiydi. Ne diyordu Sayın Başbakan: “Yakın zamana kadar Türkiye’de hakim söylem, Türk demokrasisinin kendine has belli özellikler taşıdığı ve Türkiye’nin özel şartları dolayısıyla evrensel standartların bizim ülkemizde geçerli olamayacağı varsayımına dayanmaktaydı. Esas itibariyle bu ‘özel şartlar’ vurgusu, Türkiye’deki devlet-toplum-birey ilişkilerinin tanzimine yönelikti. Bu ‘özel şartlar’ içinde hukuk, bireysel özgürlüklerden ziyade, toplum ve birey karşısında devleti korumanın bir aracı olarak görülüyordu. Oysa modern hukukun temel felsefesi, bireyi, insanı merkeze almaktadır. Demokrasi tarihi içinde şekillenen bütün modern hukuk belgelerinin ve anayasaların asli gayesi bireydir, bireyin hak ve hürriyetlerini teminat altına almaktır. Maalesef Türk demokrasisi, devleti bireyin önüne koyan ve hukuku da devleti korumanın aracı olmaya indirgeyen bir tarihî seyir izlemiştir. Bu süreçte hukuka kendi içinde bir değer atfedilmemiş; hukuk, devlet için fonksiyonel olduğu ölçüde değer kazanmıştır. Devleti eksen alan, devleti bireyin önüne koyan hukuk zihniyeti ile bireysel özgürlükleri temel alan hukuk zihniyeti arasındaki farklılık da bu tartışmalar vesilesiyle bir kere daha su yüzüne çıkmıştır. Hukuk devleti, temel hak ve özgürlükleri teminat altına alan, bireye hukuk güvencesi sağlayan ve kendini hukukla bağlayan devlettir. Tabii ki yargı bağımsızlığı hukuk devletinin olmazsa olmaz ögesidir. Siyaset, tabii ki demokratik siyaset, hukuku savunmadan var olamaz. Hukuku savunmayan siyaset, kendi varlık zeminini inkâr etmiş olur. Yargının bağımsızlığı, yargı kararlarının eleştirilemez olduğu anlamına gelmez. Pozitif hukuk ve onun neticeleri, her zaman eleştiriye açıktır; yeter ki yargı sürecine halel getirecek müdahaleler söz konusu olmasın. Yargı kararlarının bağlayıcılığı farklı, bu kararların eleştiriye açık olması farklı hususlardır. Hukuk, özgürlüklerin ve toplumsal barışın zemini ise, bu zeminde ve sınırları içinde mütalaa yürütmek sadece yargı kurumlarının tekelinde olamaz...” Sayın Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül de bu konuda gayet sağduyulu ve devlet adamına yakışır bir açıklamada bulundu: “Demokrasilerin evrensel nitelikleri bellidir. Ben hiçbir kurumumuzla polemik konusuna girmem. Böyle bir niyetim de yok...” Bu noktada hem Sayın Başbakanımızın hem de Dışişleri Bakanımızın “devlet içi” tartışmaya, polemiğe girmemeye çalışmalarını ise takdirle karşılıyorum. Bu sebeple her iki siyasetçimiz de devlet adamına yakışır bir üslup ve ciddiyetle kelimelerini seçtiler. Kendilerini, başka bazı siyasetçilerin krize çevirip kendi popülaritelerini beslemek için kullanmadıkları ve devlet adabına uygun bir vakarla hareket ettikleri için tebrik ve takdir ediyorum. Bu vakar ve ciddiyetle hareket ettikten sonra aşılmayacak sorun, çözülmeyecek problem olmaz.
Kapat
KAPAT