BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Onlar ve ötekiler

Onlar ve ötekiler

Georges Orwell “birileri ve diğerleri” adlı felsefe bezeli yasak romanını yazarken, Materazzi ve Zidane, Etnik ile Yerleşik, Müslüman ile Hristiyan, Göçmen ile Ev sahibi, Cahil ile Eğitimli, Kral ile Soytarı, Fransız ile İtalyan, Sanatçı ile Zenaatçi, Oynayan ile Oynatmayan gibi kavramlara eşdeğer tutulacağını bir bilseydi; hiç yazar mıydı o şaheserini...



“Onlar” topun sevdiği oyunculardır. Top onları seçmiştir ve yanlarında dolaşmaktan zevk alırlar. “Ötekiler” ise yüzsüzce yanaşırlar topa ve özellikle “onlara.” “Onlar” topla aralarındaki aşkı inkar etmeden dolaşırlar sahada, “ötekiler” kuralları gevşetip, esnetip, zorlamaya çalışırlarken. Kendi taraftarlarının gözü kör olanlarını şaha kaldırır ötekilerin utanmazlıkları... Bazıları züccaciyeci dükkanına fil girmiş gibidir sahada, bazıları da teröristin kamufle olanı gibi hiç belli etmez provokasyonlarını... “Onlar” Allah’ın lütfu olan verilmiş yeteneği sergilemeye çalışırken, oyunun şeytanı kızarmış boynuzlarıyla hançer sokar sporun kalbine. “Hiç kimse” olan taraftar garibanlarını “birileri” olmak durumuna getirenler “onlardır.” “Ötekiler” ise vahşetin duygusal travmasını zevke dönüştürüp işini kan dökme pahasına da olsa yapar. “Ötekiler” futbolu kirletenlerdir ve maalesef sayıları “onlardan” çok fazladır. Galip geldiğinde “bizim takım” diyen insan grubunun, yenildiğinde “bu takım” deyiverdiği yerin kahramanlarıdır “ötekiler.” “Onlar” tribünleri ayağa kaldıran ve maç bittiğinde hatırlanacak birkaç şeyi yapanlar, “ötekiler” ise tribünleri her şey pahasına kanırtanlardır. “Ötekiler” Orta Amerika’nın antik çağlarında gece güneşi yeniden özgür bıraksın diye her gece insan kurban eden cehalet ritüellerinde dolaşanlardır. “Onlar” ise paganist yaklaşımları 6 ile 8 arasında değişen krampon sayısı ile sahaya dökmeye çalışan sanatçılardır. Fanatik denilen ruh hastası, akıl hastanelik yaratıkların epilepsi nöbeti gibi izlediği maçın kahramanıdır “öteki...” “Onlar” futbolun orgazmı olan gole kadar tüm güzelliklerde ayak izi olanlardır. “Onlar” hafta sonu dans edecekleri kızla randevuları varmış gibi davranırlar o yuvarlağa, “ötekiler” düello için randevu vermiş gibidirler o sihirli oyuncakla oynamayı bilenlere... “Onlar ve ötekiler”in hiç değişmeyen tek özelliklerini, yani 7 dönümlük yeşil alana kaç adet tiyatro sahnesini sığdırabileceklerini hesap edip dururlar sürekli, senaryoları çok farklı olsa da... Saha bir savaş alanıdır; fethedilecek iki kalesi olan ve burçlarına iki takımın sancakları asılı. Tribünleri çevreleyenler savaş naraları atmaktadır. Komutanlar vardır. Savaşan topu topu iki mangadır. “Ötekiler” o dünyanın makbulleridir, “onlar” ise mayın tarlasında çiçek yetiştirenler; niye olmasın? “Ötekiler”, kaburgalara dirsek atar, yerde yatarken eline basar, tükürür ve küfür eder. Kelle almaktır işleri... Topun bile canını acıtacak işleri genelde hakemin bakmadığı açılarda yapacak kadar ustalaşmışlardır. “Onlar” savaş alanının adamlıkta sınıfta kalmış ve sıfır numara insan olanların kurbanıdırlar. “Onlar” sadece bir kere delirirler ve tüm güzellikleri yaparken gizlenmedikleri için ve bu eğitimi almadıkları için tepkilerini de ayan beyan yaparlar. “Ötekiler” gizlice söver ama “onlar” mertçe döver. Metin Oktay, dönüp bir yumruk geçirir ve bunu hayatında sadece bir kere yapar; hakemi bile beklemeden sahayı terk edip gider. 82’de Maradona, pisliğin ve ahlaksızlığın doruklarında gezen Gentile denilen mahluka basar tekmeyi ve gider. Bastığında yüzünde okkalı bir balgam vardır ve İsrailli hakeme “bunu da mı ben tükürdüm kendi suratıma” der gibi bakar. “Onlar” 10 numaradır... Zidane “onlardandır.” Materazzi ise “ötekilerden...” “Ötekilerden” “Öööö” gelmiştir... Kimse Materazzi seyretmek için maça gitmez; ama Zidane seyretmek için iyi yerden bilet alır. Bu futbol seyredilmez olacaksa bu “onlar” denilen kremanın, “ötekiler” denilen kaba somuna mahkum edilmeleri nedeniyle olacaktır. Zidane, benim daha beter kahramanım olmuştur artık... > POST-İT Son ağaç kesildiğinde, son nehir içilmez olduğunda, son balık tutulduğunda, dünya nasıl yaşanmaz olacaksa; Materazziler Zidaneları kovduğunda futbol da öyle son bulacaktır. (Ümit Aktan) > Büyüksün Zidane!.. Bir zamanların, benim tanıştığımdan da önceki devrin futbolunda sınırlama o denli fazla değilmiş. Kimin nerede duracağı o kadar önemli değil, kimin ne yapacağı önemliymiş... Sonraları kimin neyi ne kadar yapacağı hesaplanmaya başlayınca ve “çıkın oynayın” diyen antrenörlerden, “çıkın oynatmayın” diyen teknik direktörlere ve kafa karıştırmaktan öteye gitmeyen “bürokrat futboluna” gelinmiş... Ve işin tadı kaçmaya başlamış... Elle değiştirilen tabelalardan elektronik skorbordlara geldik ve artık sahanın üstünde asılı duruyor pozisyon tekrarı. Oyuncu, yukarlara göz atarak, oynamakta olduğu maçı izlemekten oynayamaz hale getirildi sonunda... Final maçında jüri oluşturulduğu da kesinleştiğine göre kendimize futboldan başka bir uğraş aramamızın zamanı geldi galiba... Sadece kuvvete, sürate ve dayanıklılığı dayalı bir futbolu dayatan futbol teknokratları işin eğlence tarafını unutturdular ama tadını da kaçırdılar bu işi bir oyun olmaktan çıkararak. Kendilerinin oyun olmaktan çıkardıkları şeyin bir oyun olarak kabul edilmesini istiyorlar topladıkları seyirciden... Sahada belli bir yeri ve görevi daha az iken oyuncular daha mutluydular ve mutluluk veriyorlardı oynamayıp seyreden insanlara. Şimdi görevlerle donatıldılar oynatmamak üzerine. Çaktırmadan yıldırmak üzerine. Futbolun teknokratları açık bir kafa yedi Dünya Kupası finalinde, “ben artık yokum” diyen bir yıldızdan... Ne kadar güzel ki, kural koyucuların karşısında ceza verecek biri de yok artık... Oh bee... > Bir kafa da Blatter’e... Ukrayna’da bir anıt vardır; bilir misiniz? 1942’de bir maç kazanan 11 Dinamo Kievli için dikilmiştir. Onları anmaktır maksat. Aslında anılan futbolun karşı konulamaz dürüstlüğü ve bugün ortadan kaldırmaya elbirliğiyle çalıştığımız içtenliğidir. Alman işgali altında Almanlar, Rusların Dinamo Kiev takımı oyuncularını esir kampından sahaya getirirler. Amaç, Alman ırkının üstünlüğünü, onları nasıl yenebileceklerini göstermektir. Dinamo Kievli 11 esir oyuncunun yapacağı da çok basittir. Sadece yenilecekler ve hayatta kalacaklardır. Çünkü onlara açıkça “Kazanırsanız ölürsünüz” denmiştir. Ama yapamazlar... Almanların kibiri kanlarına dokunur ve dayanamayıp yenerler. Futbolun güdüsel coşkusuna yenilmişler ama rakiplerini bir güzel yenmişlerdir. İşte o anıtın dibinde, maç bitiminde formalarıyla kurşuna dizilmiş 11 Dinamo Kievli yatmaktadır. Futbol böyle bir oyun işte... Ya da; birileri bozana kadar böyle bir oyundu işte. > Kirli futbol 2004’de Yunanistan, -sadece bazı Yunanlıları- mutlu eden negatifin kralı bir futbol anlayışıyla Avrupa’yı götürdü. 2006’da İtalya, -asla kimseyi tatmin edemeden- dünyanın kupasını götürdü. Üstelik doğru dürüst kimseyi yenemeden, Avustralya’yı bile 90 artı 3’te olmayan bir penaltıyla geçebilerek... Son iki şampiyondan biri standartlara uymadığı için disiplin kapılarında süründü. Diğeri ise liginin tepesindeki tüm takımları ikinci liglere kaybedecek bir ahlaksızlıkla pençeleşti ve kaybetti... İkisi de top oyununun her türlü ahlaksızlığına başvurabilen, sahanın içini sirke çevirmekten çekinmeyen, tiyatro oynamaktan futbol oynamaya vakit bulamayan, tekme tokat oynatmamaya çalışan, iki ulusun futbol modeli... Onlar ekol ise, ben buz hokeyi yazarıyım... > S-ÖZ Aslanların arasında tavşan avlarken gözünüzü aslandan ayırmamalısınız. Ama aslan avlamak için oradaysanız tavşana dikkat etmeye gerek yoktur. (Stern) > Popüler kültür dayatması, gerçek kültürle ilişkisini kesmiş olanların uydurduğu bir safsatadır. Hatta yalandır... (Ümit Aktan)
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT