BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Fransız masalcı Lafontaine

Fransız masalcı Lafontaine

Yazdığı hikâyeler Kelile Dimne ve Mesnevi’dekilerin kötü bir kopyası ise de onu Academie Française’e üye yaparlar. Ama şu var, kendisi de doğu edebiyatından etkilendiğini saklamaz...



Çocukların masallarla büyüdükleri yıllarda adı konmamış doğrular vardır. Mesela Afrika’daki, Sibirya’daki (ve Kargasekmez Beli’ndeki) ormanları aslandan sorarlar. Çakallar çakallık yapmalı, tilkiler fırıldak olmalıdırlar. Tavşanlar hızlı ama tembel, kaplumbağalar yavaş ama çalışkandırlar. Haliyle bütün yarışları tosbağalar kazanırlar. El kesesinden yiyip içip semiren koyunları el üstünde tutar, açlıktan titreşen kurtları hain sayarlar. Neyse... Biz hikâyemize dönelim, bay karınca o yaz maaile çalışıp ot, çöp toplar. Cırcır böceği ise yan gelir yatar, inadına inadına nağme yapar. Cırcırın umursamazlığı minik karıncaların da şevkini kırar. Baba karınca “azıcık dinlensek n’olur” diyen çocuklarına sert çıkar. “Siz o geveze böceğe aldırmayın” der, “göreceksiniz bak, kış geldi mi kapımıza dayanacak. Ama öyle yağma yok, beyefendi avucunu yalayacak.” Beklenen an Nitekim dediği gibi olur, önce yapraklar sararır, sonra havalar kararır. Yağmur, çamur derken kar kapıya dayanır. İşte ayazın ortalığı kavurduğu günlerden birinde kapı çalınır. Baba karınca, bu vakitsiz misafirin kim olduğunu çalışından tanır. Ufaklıklara “demedim mi ben size “ gibilerinden bir bakış fırlatır. Şimdi cırcır böceğini iyice bir azarlamalı ve boş elle geri yollamalıdır. Kapıyı açarlar. Evet karşılarında cırcır böceği vardır ama öyle üç beş tahıl için yalvarmaz. Üzerinde yünlü bir redingot vardır, elinde sedef saplı bir şemsiye parlar. Kafasında ibrişim püsküllü bir fes, cebinde gümüş kakmalı saat, burnunun üzerinde efendi işi gözlükler filan... Dahası yakada karanfiller, kol düğmeleri, dik yakalı mintanlar... Kapı önünde ak küheylanların çektiği landon-fayton karışımı bir araba. İçinde ipek yaşmaklı, yay kaşlı bir yosma... Aşçılar, uşaklar, muhafızlar selam durur, adeta ağzına bakarlar... Yaptırdığı hediye sepetinden francalalar, pandispanyalar taşar, sonra o çerezler, koz helvalar... Cırcır böceği kibar bir öksürükle söze girer, “artık ses para etmeye başladı azizim” diye cırıldar, “Avrupalı hayranlarım yolumu bekliyorlar, diyorum ki şööle ufak bir turneye çıksam, hem alışveriş filan yapsam...” - Yolculuk ne yana? - Nereye olsun, Berlin, Viyana, belki Londra... - Paris’e de inersin artık. - Sen istiyorsan elbette, bir emrin mi var? - Emir değil rica... La Fonten denilen şaşkını bul, yakasına yapış ve “sen de yazar mısın” de, “yuh senin kalıbına!” Aylak beyzade Jean De La Fontaine, 1621 yılında Champagne bölgesinde (Chateau) doğar, babası zengin bir burjuvadır, bu yüzden okuma ihtiyacı duymaz. En güzide kolejlere yazılmasına rağmen, vasatı aşamaz, hukuk fakültesine başlar ama tamamlayamaz. Hele papaz okulunda hiç durmaz, idarecilerle “papaz” olur ve mektepten kaçar. Lâkin soylu bir ailenin kızı olan Marie Hericart ile evlenince gücü artar. Paraya pula ihtiyacı kalmaz, iş olsun diye Orman ve Su Yolu Müfettişliği yapar. Bir ara Maliye Teşkilatından Mösyö Nicolas Fouquet’in bir ara da Bouillon Düşesi Madame de La Sabliere’in himayesine girer, Lüksembourg saraylarında bir eli yağda bir eli balda yaşar. Aslında hikâyeciden ziyade şairdir ve öncelikle kulak okşamaya bakar. Bu yüzden masalın ayakları yere basmış, basmamış, hiiiç umursamaz. Bir asilzade olmasına rağmen rejimle makara yapar, ancak görüşlerini hayvanların ağzından verir, sıkıştı mı “masal bu ya, ciddiye mi alıyorsunuz” deyip soruşturmadan yırtar. Süzme intihalci! Yazdığı şeyler Beydaba’nın Kelile ve Dimnesi ile Mevlana’nın Mesnevi’den araklama ise de şakşakçıları onu pohpohlar, Academie Française’e üye yaparlar. Ama şu var, kendisi de doğu edebiyatından etkilendiğini saklamaz. Mıştırıklı konuları mitolojik kahramanların ağzından işler, zaman zaman efsanelere dalar, çıkar. Bir fikri savunmaz, diyeceğini der geçer, ardında durmaz. Belki de en doğrusunu yapar, öyle ya anlayana sivrisinek saz... Ancak son yıllarda belgeselciler onun hayvanları pek de tanımadığını ortaya çıkardılar, mesela ahmaklık şapşallık simgesi gibi gösterdiği kargalar en az tilkiler kadar zekidir ve akıllara durgunluk verecek bir hiyerarşi içinde yaşarlar. Düşünün, çeşmeden su içmek için insanları izler ve aynen onlar gibi vana açarlar. Onun masalları, sadece aslan, kurt, tilki, eşek, karga, kuzu, leylek gibi bildik hayvanlar arasında geçer. Öyle penguenlerle, piranalarla işi olmaz. La Fontaine’nin fablları Fransızca okuyana haz verir, zira kendine has bir uyumu ve ritmi vardır. Gelgelelim ders verme gayretinden bir türlü kurtulamaz. Nasihatçilikten zevk duyar, ana fikri gözünüze gözünüze sokar. Ömrü hayatınca Kargayla Tilki, Kurtla Kuzu, Tavşanla Kaplumbağa, Altın Yumurtlayan Tavuk gibi 238 masal yazar. Zoraki nasihat Recaizade, Tevfik Fikret ve Orhan Veli bunları Türkçe’ye kazandırır, bulunmaz Bursa kumaşı gibi Türk çocuklarına sunarlar. La Fontaine sadece fabllarla uğraşmaz, Hadım, Floransalı, Köy Sevdaları, Adonis gibi kitaplarında aşk ve kadınlar üzerine felsefe yapar. Romanlarında İtalyan Boccaccio’nun tesiri hissedilir, zaman zaman “poşetlik” cümleler kurar. Ünlü masalcı (13 Nisan 1695) Paris’te ölür ve orada yatar...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT