BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Toplumları dil ayakta tutar

Toplumları dil ayakta tutar

Son günlerin gündemden düşmeyen yazarı Elif Şafak, “Dil benim için ta başından beri bir sevda Öztürkçecilik akımını açıkça eleştiriyor, kaybolan Osmanlıca kelimelerin bıraktığı boşluğu görüyorum” diyor ve ekliyor: “Ben eski kelimeleri kullandığım için çok eleştiri aldım. Ama kelimenin eskisi olur mu?..”



> Mehmet Çağrı SEBZECİ’nin röportajı Alternatif Bakış’a ilk bayan konuğum Elif Şafak oldu. Daha önce tanışmadığınız bir kişiyle röportaj yapacaksanız, o kişiyle ilgili dersinizi gerçekten de iyi çalışmanız gerekiyor. Aksi halde, ne siz ne de konuğunuz o sohbetten keyif alıyor. İşte bu sebeple ben de Elif Şafak ile yapacağım röportaj için uzun süre çalışmak zorunda kaldım. Bu süre içinde kitaplarını ve çeşitli yerlere vermiş olduğu röportajları okuma fırsatını buldum. Ve bütün bu çalışmalarımın sonunda kafamda belli bir insan portresi çizildi. Açıkça söylemek gerekirse bu portredeki insan, hayata sürekli olumsuz bakan ve ruhunda gelgitler meydana gelen biriydi. Hatta bu düşünce, Elif Şafak’ın çalışma odasına girdiğim anda da varlığını devam ettirdi. Ancak ilk el sıkışmamız ve daha sonrasında başlayan sohbetimiz bu portrenin tamamı ile silinmesine sebep oldu. Bu giriş yazısında diğer arkadaşlarımdan farklı olarak kendisinin farklılığından ya da kitaplarındaki gizemliliğinden bahsetmeyeceğim. Fakat yine de kendisini kısaca tarif etmem gerekirse, şöyle bir tarif zannediyorum Elif Şafak’a farklı bir bakış açısı sağlayacaktır; hani hepimizin hayatında bazı insanlar vardır; bu insanlar ya anne, ya abla, ya hala, teyze, yenge ya da bir öğretmen olarak hayatımıza girmişlerdir. O insanlarla her şeyimizi paylaşır; onların fikirlerine ve yorumlarına büyük değer veririz. Başımız sıkıştığında hemen o insanlara koşar, sevinçlerimizi de ilk onlarla paylaşırız. Bu insanlar hayatlarında ne kadar farklı ya da marjinal olursa olsunlar, bizim için sadece ve sadece sığınacak birer limandırlar. İşte Elif Şafak da böyle biri. İçinde ister sekiz, isterse seksen sekiz insan barındırsın; gerçekten de çok güzel bir insan Elif Şafak. Açıkçası kendisi ile yapmış olduğum sohbetten büyük keyif aldım. Umarım siz de aynı keyfi alırsınız. O zaman buyurun sohbetimize... > Ben sadece ‘yazarım’ * Bir yazar olarak kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Post modern veya tarihî bir roman yazarı olarak mı, yoksa bir tanımlama içerisine girilmemesinden mi yanasınız? Ben kendimi sadece ve sadece yazar olarak tanımlıyorum, o kadar. Gerisi benim işim değil. Edebiyat eleştirmenlerinin ya da okurların yakıştırmaları, değerlendirmeleri... Bakıyorum, bu kelimenin önüne bir sürü sıfat getiriyorlar; “kadın yazar”, “postmodern yazar”, “mistik yazar”... bu sıfatların hiçbiri benim için önemli ya da öncelikli değil. Benim için aslolan tek tanım var; o da yazarlık. * Romanlarınızda aslında hiç olmadığınız şeyleri anlatıyorsunuz. Mesela, Mahrem Romanı’nda şişman bir kadının iç dünyasını başarılı bir şekilde anlatıyorsunuz. Bunun nedeni empati kurmaktaki başarınız mı? Empati kurabilmek işin püf noktası. Zira edebiyat illa da kendi hikayeni anlatmak demek değildir. Şu ana kadar yedi kitabım yayınlandı. Her roman gerek üslup, gerekse içerik bakımından birbirinden tamamen farklı. Zira benim hayatımın farklı dönemlerinde, farklı ruh halleriyle yazıldılar. Bu nedenle de kendini zaman içinde tekrarlayan bir yazar sayılmam. Hayatta başıma hep bela olan tutarsızlığımın ve değişkenliğimin belki de tek faydası budur bana. > Kendi zaafını yazıyorsun * “Beni mutlu aileler pek ilgilendirmiyor. Belki de bunun mümkün olmadığına inandığım için. Mutsuzluk daha sahici bir şey” diyorsunuz. Neden böyle bir karamsarlık içindesiniz? Açıkçası, düşünen, kafa yoran ve bilhassa yazan insanların çok da mutlu tipler olabileceğini düşünmüyorum. Kasıtlı ya da sabit bir karamsarlık içinde de değilim. Ama iyimser biri olmadığım kesin. * Peki başkalarının gösterdikleri yüzün arkasındaki hüznün peşine düşmenizin nedeni sizin ruh dünyanızdaki gelgitlerin meydana getirdiği bir sonuç mu? İyi bir romancı olmak için iyi bir gözlemci olmak lazım. Ama biz gözlem denildiği zaman nedense hep dışarıyı gözetlemek şeklinde anlıyoruz bunu. Oysa gözlem her şeyden evvel içe dönüktür. Kendine dönük. Kendini deşeceksin, yatıracaksın anatomi masasına, lime lime, en derin komplekslerinle yüzleşeceksin. Bu anlamda sadece yalnızlığınla değil, kendine iyi bakıp, kendinle tanışacaksın. Bence içe dönük bu gözlem, bu işin önemli bir parçası. O zaman başkalarının zaaflarını yazarken aslında kendi zaaflarını da yazdığının bilincinde oluyorsun... > Tembel yazarı sevmiyorum * Osmanlıca kelimeleri kullanma konusunda net bir tavrınız var. Fakat ülkemizde Osmanlıca’nın kullanılmaması gerektiğini ısrarla söyleyen bir kesimin varlığı da açık bir şekilde ortada. Bu kesime nasıl bakıyorsunuz? Dil benim için ta başından beri bir sevda. Öztürkçecilik akımını açıkça eleştiriyor, kaybolan Osmanlıca kelimelerin bıraktığı boşluğu görüyorum. Dilde ve kültürde süreklilik olmalı bir toplumda, yoksa bilgi ve kültür birikimi bir kuşaktan diğer bir kuşağa akamaz. Bizde de öyle oldu. Ben eski kelimeleri kullandığım için çok eleştiri aldım ama kelimenin eskisi olur mu? Hepimizin elinin altında bir Osmanlıca sözlük olmalı bence. Bilmediğimiz bir kelimeye rastlayınca açıp bakacağız tabi ki, çünkü buna değer, başka türlü nasıl gelişir insan. Ama dil konusunda bir hazır lokmacılık var, “bildiğim kelimeler bana yeter, zorlama fazla” diyen tembel okuru da tembel yazarı da sevmiyorum. Roman okuru aktif olmalı * Romanlarınızda mistik öğeler görüyoruz. Aynı zamanda dilinizi ağır bulanlar da var. Romanınızı okuyan bir gencin onbeş sayfa okuduktan sonra sırf bu nedenle okumayı bırakmasından korkmuyor musunuz? Ben roman okuru denildiğinde, pasif bir şekilde metni okuyan birini algılamıyorum. Tam tersine en az yazar kadar aktif bir biçimde metnin içinde olan, anlamı beraber oluşturan birini anlıyorum. Benim öyle romanlarım var ki, okurların hepsi bambaşka anlamlar çıkarmıştır aynı sayfalardan. Her kitap yoruma açıktır, ama roman sanatı bilhassa okurun yorumlarıyla şekillenir. “Roman okuru okurların en yalnızıdır”, der Walter Benjamin. Roman okumak bir sırdaşlık işidir, açarsın ruhunun ve yüreğinin kapılarını bir metne, içine girersin yazının, kaybolmayı göze alırsın. Gerçek roman okuru yazarla beraber oluşturur metni. > Sezgilerimle yazıyorum * Hayat hikâyenize baktığım zaman çocukluk ve gençlik döneminizin kültürel, sınıfsal, dinsel ve dilsel bir yabancılaşma içinde geçtiğini görüyorum. Böyle bir dönemin hayatınıza olan etkisi ne oldu? Çocukluk ve gençlik dönemim farklı ülkelerde, farklı kültürlerle temas halinde geçti. Bundan da bana kalan en büyük iz “daimi göçebelik hissi” oldu. Kültürel, sınıfsal, dinsel ve dilsel yabancılaşmaya gelince, bu hiçbir zaman dinmeyecek bir his; gölge gibi beni takip eden. Kendimi ne tam içinde, ne tam dışında, belki de tam da arafta hissedişim bu yüzden. * Bu pencereden Lübnan’a, Filistin’e veya Irak’a baktığınızda neler düşünüyorsunuz? Bu bölgelere baktığımda, her şeyden evvel hamasi söylemlerden ve genellemelerden uzak bir dil kullanıyorum. Benim için aslolan insan. İnsanın acısını anlamak. Maalesef içinde yaşadığımız dünyada “medeniyetler çatışması”na inananların sayısı giderek artmakta. ABD’de ciddi bir İslam fobisi var. İslam denilince, tek ve yekpare sabit bir blok anlıyorlar. İnsansız bir bakış benimseniyor uluslararası politikada. Ama bu iki taraflı işleyen bir mekanizma. Anti-İslam, otomatik anti-Batıcılığı, anti-Batıcılık da otomatik anti-İslam’ı körüklüyor habire. Bu cenderenin dışında yollar bulmak ve diller kurmak zorundayız. ‘İngilizce’, ihanet değil Bazı kitaplarınızı İngilizce olarak yazmanız Türkiye’de belli kesimlerin ciddi eleştirilerine neden oldu. Bu eleştiriler hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? İngilizce yazmayı bir çoğalma, zenginleşme olarak yaşadım. Aksi takdirde devam etmezdim zaten. Bu konuda ön yargılı olanlar var, ancak şunu da görmek lazım ki, bir başka dilde kendini yeniden anlamlandırmak, konumlandırmak bir yazar için başlı başına bir serüven. Edebiyat tarihinde böyle birçok örnek var. Bizde ise maalesef ya hep ya hiç mantığı hakim olduğu için İngilizce yazmayı Türkçe’ye ihanet etmek gibi algılayanlar çıkıyor. Ben hiç böyle algılamıyorum. Başkalarının sınırlarını kendi sınırlarım olarak görmüyorum. Keza ulus-devletin sınırlarını da hayal gücümün sınırları olarak görmüyorum. Keşke Çince bilseydim, Çince yazabilmek, bir de o dilde kendimi ve edebi sesimi keşfetmek isterdim. Edebiyatçı su gibi akışkan olabilmek durumunda, beton gibi sabit değil. Yazar kuklacı değildir Vecd hali şeklinde tarif ettiğiniz bir yazma tekniğini kullanıyorsunuz. Bu tekniğin yazılarınıza olan etkisi nasıl oluyor? Vecd halinden kasıt; hesapsız, plansız yazmak. Ben sezgi ile yazıyorum. Sezgi, artı bilgi. Bana göre yazım sürecinin içinde hem zeka hem de yürek vardır. Hem bilgi birikimi hem de duygu birikimi önemli benim için. Yazar kuklacı değildir. Kukla oynatır gibi yukarıdan oynatmaya kalkarsanız, karakterleriniz inandırıcılıklarını kaybeder. Edebiyatçı risk alarak yazabilmeli. Yazının seni sürüklemesine izin vererek. Bence sahici edebiyat okuru bir kitabı okurken hemen hisseder yazarın risk alıp almadığını. Bu memleket hepimizin Ülkemizin fikir hayatındaki kutuplaşmalar hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Türkiye’deki kutuplaşmış söylemlerden ve üretilen “korku siyasetinden” büyük endişe duyuyorum. Zaman Gazetesi’nde yazdığım, tasavvufa gönül verdiğim, Osmanlıca kelimeleri dışlamadığım, tarihi önemsediğim, dinler tarihine ilgi duyduğum için o kadar çok eleştiri aldım ki, kendisine “ilerici” diyen kimi çevrelerden. Bizde ne yazık ki “gelenek” denildiği zaman hemen “bağnazlık” anlayanlar var elit kesim arasında. Onlar beni defalarca “Kemalist dil ve kültür projesine ihanet etmekle”, hatta ve hatta “sözde Türk” olmakla itham ettiler. Ben ise kutuplaşmış hamaset söylemlerin ötesinde bir sentez meydana getirmenin mümkün olduğuna inanıyorum. Türkiye’nin ara tonları buluşabilmeli ki ortak bir paydada şu kutuplaşmanın nefretinden arınabilelim. Hepimiz aynı gemideyiz, bu memleket hepimizin.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT