BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Her yavru kendi annesinden doğar...

Her yavru kendi annesinden doğar...

İnsan insandan, kuş kuştan, balık balıktan, sürüngen sürüngenden, vahşî hayvan vahşî hayvandan, ehlî hayvan ise ehlî hayvandan doğmaktadır. Bunun hiçbir istisnâsı yoktur...



Sözlerimizin başında belirtelim ki, dünyâya gelen her yavru, kendi cinsinden meydana gelmekte, kendi annesinden doğmaktadır. Ya’nî insan insandan, kuş kuştan, balık balıktan, sürüngen sürüngenden, vahşî hayvan vahşî hayvandan, ehlî hayvan ise ehlî hayvandan doğmaktadır. Bunun hiçbir istisnâsı yoktur. Binâenaleyh insan, maymundan veya başka herhangi bir hayvandan dünyâya gelmemiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizleri, bir erkekle bir dişiden yarattık..... Muhakkak ki Allah yanında, en şerefliniz [en üstününüz, en değerliniz], O’ndan en çok korkanınızdır [O’na karşı gelmekten en çok sakınanınız, günâhlardan en çok korunanınızdır].....” (Hucurât, 13) “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten (kişiden) yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar meydana getiren (üretip yayan) Rabbinizden (Rabb’inize hürmetsizlikten, karşı gelmekten) sakının.....” (Nisâ, 1) Bu konuda ayrıca Nahil, 72; A’râf, 189; Rûm, 21; Zâriyât, 49 vb. âyet-i kerîmelere de bakılabilir. İnsan beden ve ruhtan müteşekkil bir varlıktır İnsan, madde ve ma’nâ (yani beden ve rûh) olmak üzere iki unsurdan meydâna gelen, “Allah’ın yeryüzündeki halîfesi” kılınan (Bakara, 30), a’lâ-yı ılliyyîn’e çıkmaya namzed yapılan (Âl-i İmrân, 139; Mutaffifîn, 18-19), eşref-i mahlûkât olarak (İsrâ, 70), ahsen-i takvîm üzere yaratılan (Tîn, 4), mükerrem (İsrâ, 70) bir varlıktır. Fakat nefsinin esîri olduğu zaman, esfel-i sâfilîn’e (Tîn, 5) yuvarlanmaya, hayvanlardan aşağı bir derekeye düşmeye mahkûm (A’râf, 179; Furkân, 44) bir yaratıktır. Demek ki insan oğlu, ne melekler gibi sırf nûrânî bir varlık, ne de hayvanlar gibi sadece bir maddî varlıktır. İnsan, meleklerden üstün seviyeye çıkabilen, kendisine, muhtaç olduğu bütün ni’metler ihsân edilen (Lokman, 20; Nahil, 18), âhirette bunlardan hesâba çekilecek olan (Tekâsür, 8), belli bir yaratılış gâyesiyle bu dünyâya gönderilen, yanî Allahü teâlâyı tanımak ve ibâdet etmekle mükellef (Zâriyât, 56) bir kuldur. Bilindiği üzere ilk insan olan Hz. Âdem babamızın, Havvâ annemizle birlikte Cennet’ten dünyâya gönderilmeleri, üzerinde yaşadığımız şu gezegene indirilmeleri, uçsuz-bucaksız olarak gördüğümüz koca kâinâtta, sâdece dünyânın insanlarla meskûn kılınması demektir. Ya’nî diğer gezegenlerde insanlık hayâtı yoktur. İşte bu, beşeriyet târihinin 1. kilometre taşıdır. Dünya imtihan yeridir Bu dünyâ bir imtihân yeridir. Bu imtihânda muvaffak olmak için, İslâmiyetin emrettiği gibi inanmak ve farz kılınan ibâdetleri yapmak, yasaklanan şeylerden kaçınmak lâzım ve şarttır. Hakîkatte, bütün insanların yaratılmalarındaki maksat, Allahü teâlâya ibâdet etmeleridir. Nitekim Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîm’de meâlen: “İnsanları ve cinnîleri, ancak (beni bilmeleri, tanımaları) bana ibâdet etmeleri için yarattım” (Zâriyât, 56) buyurmuştur. Kur’ân-ı kerîmde: “Hanginizin daha güzel amelde bulunacağını imtihân edip ortaya çıkarmak için ölümü de, hayâtı da yaratan O’dur...” (Mülk, 2) buyurulmuştur. Peygamberler, Yüce Allah tarafından seçilip beşeriyete gönderilmiş insanlardır. Ümmetlerini, Cenâb-ı Hakk’a çağırmak, sapık, yanlış yoldan, doğru yola, saâdet yoluna çekmek için gönderilmişlerdir. Dâvetlerini kabûl edenlere, “Cennet”i müjdelemişler, inanmayanları “Cehennem” azâbı ile korkutmuşlardır. Onların Allâhü teâlâdan getirdikleri her haber doğrudur, yanlışlık ihtimâli yoktur. Peygamberler hakkında, Kur’ân-ı kerîm’de bir âyet-i kerîmede meâlen buyuruluyor ki: “(Îmân edenleri Cennetle) müjdeleyici, (küfredenleri de Cehennemle) korkutucu olarak Peygamberler gönderdik ki, bu Peygamberlerin gelişinden sonra insanların (yarın) kıyâmette: (Bizi îmâna çağıran olmadı) diye Allâh’a bir huccet ve özürleri olmasın. Allah azîzdir, hükmünde hikmet sâhibidir.” (Nisâ sûresi, 165) Demek ki Peygamberler, insanlara hem müjde vermek, hem de onları korkutmak için gönderilmişlerdir. Böylece, insanların Allahü teâlâya özür, bahâne ileri sürmeleri önlenmiştir. Resûl-i Ekrem’i tanımak ve tanıtmak Bütün insanlığın buhrân, bunalım, huzûrsuzluk ve kaos içerisinde bulunduğu günümüzde, biz Müslümanlar için, kâinâtın Efendisi Muhammed aleyhisselâmı, lâyıkı vechile beşeriyete tanıtmak bir insanlık, Müslümânlık ve vefâ borcudur. Bir insanda bulunabilecek, görünür-görünmez bütün iyilikler, üstünlükler ve güzellikler kendisinde toplanmış olan, dünyâ ve âhiretin Efendisi, insanların ve cinnîlerin Peygamberi olan Resûl-i Ekrem Muhammed aleyhisselâm’ı gündemde, akıllarda ve fikirlerde, hâtırlarda ve gönüllerde tutmak, bütün insanlara tanıtmak ve sevdirmeye çalışmak çok şerefli bir iştir. Bilindiği üzere, O’nun çalışmalarıyla, Cenâb-ı Hakk’ın da lutfuyla, târîhte “Câhiliye dönemi” diye anılan zulmetli, karanlık devre bitmiş, bir “asr-ı saâdet” meydâna gelmiştir. Dünyâda, bu asrın bir benzeri, bugüne kadar görülmemiş, kıyâmete kadar da görülemeyecektir. Târih boyunca, hayâtı, en ince teferruâtıyla ortaya konulan yegâne zât olan Hazret-i Peygambere, insânlığın ne kadar muhtâç olduğunu ifâde için, dünyâ çapında meşhûr bazı kimselerin, O’nunla ilgili ve İslâm Dîni hakkındaki bazı sözlerini okumak çok faydalı olacaktır. Ancak bu makalemizin hacmi buna müsâid olmadığı için, onu inşâallah başka bir makalemizde ele alalım.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT