BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bağdatlı seyyah İbn-i Fadlan

Bağdatlı seyyah İbn-i Fadlan

Oğuzlar, Peçenekler, Başgırtlar... Görülmedik âdetler, duyulmadık inanışlar... Çetin tabiat şartları, insana aczini hatırlatan coğrafya ve acaip hayvanlar... Bütün bunlardan cild cild kitap çıkar...



Nedense “ilk Müslüman olan Türk hükümdarı” dendi mi aklımıza Abdülkerim Satuk Buğra Han gelir, halbuki kuzeyde taa Sibirya yakınlarında hüküm süren Bulgar Hakanı İlteber Almuş ondan çok önce İslam’ı seçer ve yayar. İsterseniz baştan alalım. Kazan ve Ufa’dan yukarılarda İdil Bulgarları yaşar. Bunların adil ve dirayetli hükümdarı İlteber Almuş oğlu Şilki Yıltıvar (bu adlar halen Çuvaşlar arasında kullanılırlar) kendi arzusu ile Müslüman olur ve Abbasi Halifesi Muktedir Billah’a, Baştuğ adlı bir Tatarla mektup yollar. Arzname kısa ve nettir. “Bizi meşru devlet olarak tanı. İslamiyet’i öğretecek muallimler yolla. Yaptırmakta olduğum kaleye nakdi yardım. Biraz da ilaç... O kadar...” İdil Bulgarları mertlikleri ve savaşçılıklarıyla tanınırlar, kendiliklerinden İslâm’ı seçmeleri elbette hoş bir şeydir, müminler çok heyecanlanırlar. Halife hiç gecikmez, en sadık adamı Sevsen el Rassi’yi Hakana yollar (11 Safer 309), Tegin el Türki ve Baris el Saklabi adında iki Türk’ü de mihmandar yapar. Ayrıca adab-ı muaşereti iyi bilen, zarif ve vakur devlet adamı Ahmed bin Fadlan’ı yanlarına katar. Hediyeleri onun takdim etmesini, nameleri onun okumasını arzular. İbn-i Fad(z)lan (dat), heyetteki fakihlere de başkanlık yapar. Zor vazife Seyyahımızın mesuliyeti ağırdır, zira koca bir millet ona bakar. Kuzeylilerin hassasiyetlerini bilmez, onları gücendirmekten çok korkar. Kimbilir “Müslüman” deyince ne anlar, ne umar, hem neler kurdular? Öyle ya işin içinde insanları sukut-u hayale uğratmak da var. İbn-i Fadlan usta bir müşahittir, yaşadıklarını tafsilatıyla yazar ve ortaya o devir Asya’sını anlatan bulunmaz bir eser (El-Rıhle) çıkar. Bu seyahatname Yâkut el Hamavi, Zeki Velidi Togan, Kovalevsky, Fraehn gibi araştırmacıların çok işine yarar. Neyse, kafile Bağdat’tan çıktıktan sonra Kirmanşah ve Hamedan üzerinden Rey’e varır. Nişabur, Serahs, Merv derken soluklanır, Kızılkum çölüne hazırlanırlar. Sonra Ceyhun’u aşıp, Buhara’ya vasıl olurlar. Henüz çocuk yaşta olan ancak olgunluğu ile parmak ısırtan Sâmânî hükümdarı Nasr bin Ahmed’den kale için istenen parayı alırlar. İbn-i Fadlan vezir Ceyhani (ünlü bir coğrafyacıdır) ile konuşup mufassal malumat toplar, haritaları heybesine koyar. Bozkır ayazı Sonra bir nehir gemisiyle Harezm içlerine uzanırlar. Yol 200 fersahtan fazladır ve hava soğumaya başlar. Güçlükle merkeze ulaşır, donmaktan zor kurtulurlar. Ancak Harezm Valisi niyetlerini öğrenince hop oturup hop kalkar. “Bu iş şu gulamın (Tigin’i gösterir) uydurduğu bir hile olmalı” der, “o cenahta sayısız kâfir, yabani kabileler var. Alayınızı soyar, kanınızı akıtırlar. Zikredilen mıntıkaya Sâmânîler dahi yaklaşamıyor, sizin boyunuzu haydi haydi aşar.” Yapma tutma... “I ıh!” Adamı güç bela ikna eder, elinden kurtulurlar. Yine yollar, yine soğuk yine rüzgar. Yorgun, argın Köhne Urgenc’e varırlar. Tipi çukurları örter, ters bir adımla kar boyunuzu aşar. Lâkin takır takır donan Ceyhun, otoban kesilir, arabalar rahatça yol alırlar. Urgençliler ayaz yüzünden evlerin içine ikinci bir ev yapar, kürklere abalara sarınarak uyurlar. Küpler çatır çatır kırılır, ağaçlar ortadan yarılırlar. İyi ki havali odundan yana zengindir ve ahali misafir ağırlamaktan zevk duyar. Tekrar yola koyulduklarında öyle çok giyinirler ki neredeyse enleri boylarını aşar. Mafsalları bükülmez, hareket edemez olurlar. Bağdatlı muallimler bitap düşer, bahara kadar Cürcaniye’de kalmayı uygun bulurlar. Beş arkadaş Lâkin İbn-i Faldan, iki elçi ve Türk mihmandar yola koyulur, bir an önce nameyi sunmaya çalışırlar. İbn-i Fadlan hükümdarın kale için gerekli altınları isteyeceğinden emindir, ancak diğerleri ortalıkta dolanan saldırgan kabilelere dikkat çeker, 4 bin müseyyeb (Sâmânî altını) gibi ciddi bir serveti koruyamayacaklarını savunurlar. İbn-i Fadlan “bi şeycik olmaz, Tevekkeltü alallah” dese de muhalif görüş ağır basar. Zira yabani kabileler dövüşmek için bahane arar, kan dökmekten zevk alırlar. 5 inanmış adam Zamcan, Çit, Türk Kapısı derken dümdüz bir bozkıra çıkarlar, elleri ayakları donar. Sabır, sabır, sabır, hani taş olsa çatlar. 10 gün cebri yürüyüş yaptıktan sonra Oğuzların çadırlarına varırlar. Bunlar henüz Şaman’dırlar lâkin Müslümanlardan duydukları Kelime-i tevhidi tekrarlar, kendilerince “Tengri bir” diye mırıldanırlar. Lâf aramızda çok temiz oldukları söylenemez ve vücudlarını sakınmazlar. Ancak namus ehlidirler, kesinlikle zina yapmaz, yapanı da ağaca gerer, ortadan ikiye ayırırlar. Yolcuları sever, güçsüz hayvanları zindeleriyle değiştirir, dönüşünde emanetlerini geri alırlar. Atlatmaya kalkanı mutlaka bulur ve canını yakarlar. Gelgelelim suyla araları yoktur, abdest gusül alanları sihir yapıyor sanırlar. Casus mu acaba? Bunlar ölülerini eşyalarıyla birlikte bir çukura bırakır üstüne bir kubbe yaparlar. Hayvanlarını da kessin diye şamana yollarlar. Varisler bu işten pek memnun olmasalar da şamanlar mevtayı rüyasında gördüğünü söyler, acıklı halinden dem vurur, daha çok hayvan arzularlar. Hükümdarlarına “yabgu”, vezirlere “kûzerkin” der, emirlerine tereddütsüz uyarlar. Bozkır Türkleri bu ekibe bir mana veremez ama rahatsız da olmazlar. Hazarların casusu olmadıklarını anlayınca rahatlar, İslam hakkında sorular sorarlar. Peçeneklerin yaşadığı araziler çorak mı çoraktır, öyle ki koyuncuklar tırnaklarıyla toprak eşeler, kök ararlar. Neyse Ural Nehrini zorlukla aşar, Başgırt ülkesine varırlar. İbn-i Fadlan Başgırtlarla da anlaşır, aralarından kazasız belasız sıyrılır ve nihayet (Sakâlibe) Bulgar ülkesine varırlar...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT