BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Türkiye’nin Orta Doğu denklemindeki yeri

Türkiye’nin Orta Doğu denklemindeki yeri

Lübnan’da yaşanan ve trajediye varan olaylar dolayısıyla bölgede ve dünyada devam eden diplomatik trafiği biraz olsun takip ettiyseniz Türkiye’nin Orta Doğu denklemindeki yerini ve ağırlığını da daha net görme fırsatınız olmuştur.



Lübnan’da yaşanan ve trajediye varan olaylar dolayısıyla bölgede ve dünyada devam eden diplomatik trafiği biraz olsun takip ettiyseniz Türkiye’nin Orta Doğu denklemindeki yerini ve ağırlığını da daha net görme fırsatınız olmuştur. Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın telefonu hiç susmadı. BM Genel Sekreteri Kofi Annan, İtalya Başbakanı Romano Prodi ve Fransa Devlet Başkanı Jacques Chirac, Erdoğan’ı arayarak bölgedeki gelişmelerin vahameti hakkında görüş alışverişinde bulundular. Sayın Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül, geçtiğimiz günlerde Lübnan ve İsrail’e gitti. Filistin’de de temaslarda bulundu ve bugün de Suriye’ye gidiyor. Dışişleri Bakanı Gül bu ayın sonunda da Lübnan’a yardım için BM’nin topladığı “donörler toplantısı” için İsveç’in başkenti Stockholm’e gidecek. Bundan normal bir şey de olamaz zaten. Çünkü Türkiye, yüz yıllardır bölge denkleminin kurucu unsurlarından biri. Hem tarih, hem kültür hem de ekonomik olarak Türkiyesiz bir Orta Doğu denklemi kurmak hem bölge için hem de Türkiye için boşa zaman ve mesai kaybından başka bir anlam taşımaz. Bölgeye çekidüzen vermek için nasıl Türkiye’nin hesaba katılması şart ise Türkiye de; bölge yeniden yapılanırken bir kenara çekilip, olup bitenlere seyirci kalma lüksüne sahip bir ülke değildir. Bölgede yaşanacak her gelişme ve denklemin her unsurunda yaşanacak değişim bizim için hayati değer taşıyan bir gelişmedir. Şu gerçeğin farkına varalım: Türkiye’nin bölgeye sırtını çevirme lüksü yoktur... Türkiye fedai değil Peki, bütün bu görüşme trafiği niçin yaşanıyor? Öncelikle Türkiye; BM Gücüne katkıda bulunmadan önce ilgili tüm tarafların, Mehmetçiğin bölgede oynayacağı role itirazları olmayacağından emin olmak istiyor. Sonuçta Türkiye, Lübnan’a bir ülkenin, bir gücün fedaisi olarak değil, barışın ve istikrarın teminat altına alınmasının sağlanması için gidiyor. “Yurtta sulh, cihanda sulh” düsturunu samimiyetle benimseyen bir ülkeden “insani yardım” ve “lojistik destek”, yani barış ve istikrarın temini dışında bir beklentisi olanların hayal kırıklığına uğrayacağını şimdiden söyleyebilirim. Türkiye, bu görüşmeleri BM Gücüne katılıp katılmamaya karar vermeden önce daha sonra bir sürprizle karşılaşmamak için yapıyor. İsrail, bugüne kadar çok provokatif ve saldırgan bir üslup benimsedi. Birleşmiş Milletler’in Lübnan’daki temsilciliği bile saldırılardan payını aldı ve BM’nin personeli İsrail silahlarıyla can verdi. Türkiye, bölgede asker bulunduracaksa bir İsrail kurşununun Mehmetçiğine yönelmeyeceğinden emin olmalı. Lübnan’dan gelecek bir Mehmetçik cenazesinin sadece Türk siyasi hayatını değil bölgedeki tüm dengeleri de altüst edeceğini söylemek için kâhin olmaya gerek yok. Bu satırları yazdığım sırada MGK Lübnan gündemiyle toplanmıştı. Geçtiğimiz hafta yapılan, hükümetin ve TSK’nın temsilcilerinin katıldığı kritik güvenlik zirvesinden sonra yapılacak MGK zirvesinden çıkacak sonuçlara dikkatle bakmakta ve hassasiyetle okumakta fayda var. Ankara, geçtiğimiz günlerde BM Gücüne katkı verme şartlarını net bir şekilde ortaya koydu. Hiç kimse Türkiye’den “güç içinde muharip olarak yer almasını ve Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına katılmasını” beklemesin. Bu BM Gücünün de görevi değil. Zaten BM’nin böyle bir görevi olmadığı içindir ki İsrail Lübnan’a öncelikli olarak BM Gücünü değil NATO’nun gelmesini bekledi. Nitekim İsrail’in BM’nin Lübnan’da ateşkesi sağlayan 1701 sayılı kararından sonra da bazı operasyonlara girişmekten vazgeçmemesi de bu görüşümüzü teyit eder nitelikte. Operasyondan hemen sonra BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın, İsrail saldırısının ateşkesi oluşturan BM Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı kararının ihlali anlamına geldiğini belirtmesine rağmen İsrail’in, askerlerinin operasyonları sürdüreceğini açıklaması ister istemez barışla ilgili bazı endişelerin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Orta Doğu’da barış ve istikrar kurmak, dengelerin ve denklemlerin doğru kurulmasına bağlı. Bölgenin kimyasını hesaba katmadan kâğıt üstünde getirilecek çözümler, daha uygulamaya koymadan iflas etmeye mahkumdur. Orta Doğu’nun kimyasını ise en iyi Türkiye bilir. Bu gerçeği hem bölge ülkeleri hem de Batılı ülkeler iyi biliyor. Bir de bürokrasi, siyaset ve millet olarak, biz de bunun farkına varsak...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT