BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > ‘Devletten bir kuruş maaş almıyorum’

‘Devletten bir kuruş maaş almıyorum’

Başbakan Erdoğan’ın Danışmanı Cüneyd Zapsu, hakkında merak edilenleri açıklamaya devam ediyor: ‘Başbakan Danışmanı olarak maaş almadığım gibi, harcırah, ödeme vs. de almıyorum. Abdullah Gül ile herhangi bir sıkıntı yaşamadım. Ülkemizin hak ettiği seviyeye Tayyip Bey’in liderliğinde ulaşılabileceğine inanıyorum.’



> Mehmet Gel İSTANBUL- Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Danışmanı ve AK Parti Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) üyesi Cüneyd Zapsu ile ilgili özel yazı dizimizin ikinci ve son kısmında, Zapsu’nun siyasî ve özel hayatı ile geçmişi hakkında merak edilenleri yayınlıyoruz. İşte, gazetemize özel açıklamalarda bulunan Zapsu’yla yaptığımız röportajın soru ve cevapları... Başbakan Danışmanlığını ne karşılığında (maaş ve benzeri) yapıyorsunuz? Başbakan Danışmanı olarak herhangi bir kamu kurum ve kuruluşunda devlet memuru olmadığımdan dolayı maaş almadığım gibi; harcırah, ödeme vs. de almıyorum. Parti tarafından görevli olarak yaptığım vazifelerle ilgili yaptığım masraflar ise, yapılan harcamayı gösteren belgenin ibrazı karşılığı parti tarafından ödenmektedir. Bunun dışında herhangi bir maaş, ya da farklı adlar altında ödeme, harcırah vs. söz konusu değildir. Zaman zaman Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ile sıkıntılar yaşadığınıza dair söylentiler oluyor. Dış politika konusunda ya da hükümetin diğer üyeleri ile ilişkilerde bu tür gerginlikler yaşanıyor mu? Bunun basın tarafından abartıldığını düşünüyorum. Ben bu konuya 2004 senesinde verdiğim röportajda da açıklık getirmiştim. Sayın Gül ile değil ama bürokrasi ile belki sıkıntı yaşadığımız zamanlar olmuştur. Benim çalışma şeklim kendilerinin alışmış olduğu sistemden farklı olabilir. Fakat şöyle bir gerçek var. Bizim vaktimiz yok. Gerçekten pek çok noktada geri kalmış olduğumuzu görüyorum. En çabuk, en hızlı, en doğru şekilde bunları nasıl tamamlayabileceğimizi, halledebileceğimizi araştırıyorum. Alışılagelen, bildik yollarla gittiğinizde uzun bir zaman dilimine ihtiyacınız olabiliyor. Benim gibi “arka kapıları” kullandığınızda ise işler hızlanıyor, hedeflerinize daha rahat ulaşabiliyorsunuz. Suni olarak büyütülen son günlerdeki büyükelçilerle görüşme meselesini de bu açıdan değerlendirmek lazım. Köklü bir aileden geliyorsunuz, köklü bir iş geçmişine sahipsiniz. Eğer bugün siyasetin içinde bu kadar yoğun bulunmasaydınız, sizi farklı hangi alanlarda görmemiz mümkün olabilecekti? Ertelediğiniz idealleriniz var mı? Var, hem de çok. Zaten çocukluğumdan beri hiçbir zaman, hiçbir gün sıkıldığımı hatırlamıyorum. Hiçbir zaman boş oturmadım. Aslında oturamadım demek daha doğru. Artık biraz da sükunet ve stresten uzak bir zaman dilimi istiyorum ama bilmem becerebilir miyim? Yoksa yine yeni projelere mi girişirim, bundan emin değilim. > ORTA DOĞU KRİZİ BÖLGEDEKİ ETKİNLİĞİMİZİ ARTIRIR Orta Doğu’daki krizle birlikte Türkiye’nin dünyadaki yeri, gelişecek muhtemel kötümser tablo karşısında iş dünyasının alması gereken pozisyonu nasıl değerlendiriyorsunuz? Olumlu ve olumsuz iki senaryo üzerine görüşlerinizi alabilir miyim? Ben her zaman bardağın dolu kısmını görürüm. Türkiye’miz dünyadaki olumsuz gelişmelere rağmen bu kadar büyümeyi kendi dinamikleriyle yapabilecek düzeye gelmiştir. Hatırlayalım, geçtiğimiz günlerde döviz krizi denen bir sıkıntı yaşanmış, hatta bu krizi tetikleyenler olmuş, ama işler sağlam bir yapıda ilerlediği için kendi rayına oturmuştur, üstelik bu kadar yüksek petrol fiyatlarına rağmen. Önümüzdeki günlerde faizler de tekrar düşme trendine girecektir. Ben Orta Doğu krizinin oradaki insanların trajedisini bir an için bir tarafa bırakırsak, Türkiye’ye yeni imkanlar getirebileceği kanaatindeyim. Güçlü bir ordumuzla, sağlam bir ekonomimizle bölgede istikrar örneği olduğumuzun tüm dünya daha iyi farkına varmıştır. (Şunu ihmal etmeyelim. Bir an önce savunma sanayii yatırımlarımızın artması gerekir. Ordumuzun teçhizatının mümkün olduğu kadar modernleştirilip, bağımsızlığa kavuşturulması gerekir.) Son senelerde bölgede artan etkinliğimiz neticesi, bizden sadece asker gücü istenmeyecek, ilk normalleşmede Orta Doğu, en büyük ve doğal pazarımız da olacaktır. ABD ile bağlantınızın yönlerini anlatır mısınız? Uzun yıllar işlerim dolayısıyla ABD ile pek çok bağlantım ve birçok tanıdıklarım oldu. Amerikalı firmalarla gerek Amerika’da gerekse Amerika dışında pek çok görüşmem, iş birliğim oldu. Bunun dışında üyesi olduğum Dünya Ekonomik Forumu toplantıları ve 11 senedir yönetim kurulunda bulunduğum Türk-Amerikan İş Konseyi çerçevesinde pek çok Amerikalı ile tanışma fırsatım oldu. Amerikan vatandaşı da değilim. AK PARTİ’NİN ÖNCELİĞİ GÜNEYDOĞU’NUN REFAHIDIR Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Düşünce ve değerlendirmelerim, partimizin programında yazılı olanların istikametindedir. Kimimizin Güneydoğu, kimimizin Kürt, kimimizin terör problemi dediğimiz olay, maalesef Türkiye’nin bir gerçeğidir. AK Parti bu meselenin toplum hayatımızda sebep olduğu olumsuzlukların bilinciyle bir politika izlemektedir. Partimizin önceliği, bölge halkının mutluluğu, refahı, hak ve özgürlüklerini gözetmektir. Türkiye’nin bütünlüğü ve üniter devlet yapısıyla birlikte, bölgeyi tehdit eden terörün önlenmesinde zaaf oluşturmayacak bir şekilde, kalıcı, tüm toplumun duyarlılıklarına saygılı, etkili ve problemleri kökünden çözmeye yönelik bir politika izlenmelidir. Ben insan hakları açısından Kürtlerin azınlık olmadığını, böyle bir konu bile olamayacağını, Kürt kökenli vatandaşlarımızın devlet yönetiminin en üst noktalarına da gelebildiklerini her platformda söyledim, halen de bu düşünceyi savunmaktayım. Bölgedeki kültürel farklılıklar, zenginlik olarak kabul edilmelidir. Bölgenin geri kalmışlığından kaynaklanan kimi olumsuzlukların giderilmesi, bölgeye dönük özel düzenlemeler yoluyla değil, genel demokratikleşme projesi bağlamında yapılırsa daha etkin olacaktır diye düşünüyorum. ÖZAL’IN REFORMLARI BENİ VATANIMA ÇEKTİ Almanya’dan Türkiye’ye dönerken ne gibi hayalleriniz, vizyonlarınız vardı? Bunların ne kadarını gerçekleştirdiniz ya da gerçekleştiremediniz? Döndüğünüze hiç pişman oldunuz mu? Almanya’dan Türkiye’ye rahmetli Turgut Özal’ın getirdiği olumlu havadan dolayı dönmüştüm. Yeni bir kalkınma havası, yurt dışında Türk pasaportu taşımaktan gurur duyan, tüm dünyaya mal satmaya uğraşan birçok genç girişimci ortaya çıkmıştı ve “artık eski dönemlere dönmeyiz” diye düşünüyorlardı. Ben de onlardan biriydim. O zamanlar henüz 20’li yaşlarımın sonundaydım. Ancak eski siyasetçilerin dönmesi ile tekrar eski kötü alışkanlıklar da başladı. Bu durum Özal’a, yapmak istediklerini yapabilecek imkan bırakmadı. Tekrardan başlamak üzere Çankaya’dan inmeden az önce vefat etti ve ne yazık ki tüm kazanımlar bir bir yıkıldı. 90’lı yıllar Türkiye’miz için tam bir kayıp oldu. Deprem sırasında, merkezi sistemin tam çöküşünü en yakından gördüm. Bu hiç işe yaramayan sistem, hem kendisi bir şey yapamamakta, hem de yapmaya çalışan sivil topluma engel çıkarmaktaydı. Geri döndüğüm yükselen Türkiye, tam tersine her açıdan geriye gitmekteydi. İnsan hakları en başta... Tayyip Bey’i Belediye Başkanlığı’ndan daha önce tanımış, takdir etmiş ve sevmiştim. Onun lider yapısı ile çok şey değişebileceğine inandım ve bunu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı sırasında gördüm. Ona olan sevgiden yararlanmalıydık. Halkın güveni ve sevgisi o kadar fazlaydı ki, bu düşen trendi ancak o tekrar durdurup ters yöne çevirebilirdi. Bu inancım aynen devam ediyor. Örneğin Meclis’te son 3,5 senelik AK Parti iktidarında kararlaştırılan 1000’den fazla kanunun 1/3’ünden fazlasının insan haklarıyla bire bir alakalı olması, benim gerçekleşen hayallerimden en önemlisidir. Tabii ki çoğu daha “kağıt üstünde”, yani daha yapacak çok şey var. Ama bu yolda aldığımız mesafeyi de göz ardı edemeyiz. Hiçbir zaman Türkiye’ye döndüğüm için veya Tayyip Bey’in yanında siyaset içerisinde olduğum için pişman olmadım. Ülkeme döndüğümden beri yakamda Türk bayrağı rozetini gururla taşıyorum. Hiçbir zaman “partizan” olmadım. Her konuya mümkün oldukça objektif bakmaya çalışıyorum ve 4-5 sene önceki Türkiye ile şu anki Türkiye arasındaki farkı görmek bana haz veriyor. Her ne kadar medyamız güzel haberleri verip halkın enerjisine enerji katacağına kötü haber vermeyi adet edinmişse de, gerçekte durum bu değil. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. İnşallah biz rahmetli Özal’ın yaptığı yanlışı yapmayıp, bizden sonra her şeyin yine eskisi gibi kötüye dönmesini önleyici, kalıcı tedbirleri alabileceğiz. Mühim olan bunu gerçekleştirecek zamanın olması. 2002 yılında Türkiye’nin Başbakanı Ecevit olduğu halde, Davos’a Tayyip Erdoğan’ın davet edilmesini nasıl başardınız? Ben ve ağabeyim çok uzun yıllardır Davos toplantılarını düzenleyen WEF’e (World Economic Forum) üyeyiz. WEF’in hem her yıl Davos’da yaptığı yıllık toplantıya, hem de diğer platformlarına katılmaya çalışırız. Davos her zaman yeni açılımların, yeni akımların ve yeni buluşmaların yeri olmuştur. 2002 toplantısında biz partiyi kuralı yaklaşık 6 ay olmuştu ve tüm dünya bu yeni yükselen partiyi ve liderini merak ediyordu. Bundan dolayı WEF yönetimi zaten davet etmek istiyordu. Ben de kendilerine yardımcı oldum. > ARKA KAPI DİPLOMASİSİ GÜÇLÜ ÜLKELERDE UYGULANIR Kimi önemli ve özel görüşmelerde aktif olarak yer almanızın başka ülkelerde bir karşılığı var mı? İleri demokrasiyi yaşayan tüm güçlü ülkelerde bahsettiğiniz “rolü” üstlenen, yani ‘arka kapı diplomasisi’ olan ve bu şekilde süreç hızlandıran bir değil, pek çok kişi vardır. Sadece demokrasinin tam oturmamış olduğu ülkelerde böyle bir şey olmamaktadır. Misalen dikta rejimlerinde ülkelerin büyükelçilerinin görüştükleri kişiler devletçe belirlenir. Aşağıdaki cümle bu son olaydan sonra çok önemli bir ülkenin büyüelçisi tarafından bana yazılmıştır: “Hepimizin anlatması lazım ki, tüm ileri demokrasilerde kendi adamlarını kullanmak başbakanların hakkı ve huyudur. Ayrıca bunun yapılması devlete zarar vermez, aksine fayda sağlar.” > DEDEM NECİP FAZIL İLE BÜYÜK DOĞU CEMİYETİNİ KURDU PKK’yı desteklediğiniz iddiaları hakkında ne diyorsunuz? Nereden çıkıyor bu söylentiler? Bu bana ailemin bir kısmının (Babaannem ve bir koldan büyükbabam) kökeninden dolayı vurulan bir damgadan başka bir şey değil. Başka hiçbir tutanakları yok bu iftira atanların. Olsa, şu ana kadar ortaya çıkmıştı zaten. Tek söylenen, babaannemin eski bir Kürt ailesine mensup olması ve bu ailenin bazı mensuplarının bundan yüz kusür sene önce devlete baş kaldırmış olmaları. Ancak şunları yazmıyorlar: Diğer kızını bir binbaşı olan Remzi Yılmaz’a vermiş, oğluna (yani babama) Rumeli göçmeni İbrahim Uzel’in kızını almış, Necip Fazıl ile birlikte milliyetçi Büyük Doğu Cemiyeti’nin kurucusu olmuş. Bu gerçekler acaba niye görülmek istenmiyor? Bir de Kürt Teali Cemiyeti’nden bahsediliyor. Halbuki benim bildiğim rahmetli dedem, Kürt Teali Cemiyeti kurucusu değil, Kürt Hevi Cemiyeti’nin kurucusudur. Kurucusu olduğu cemiyet, Cumhuriyet döneminde resmi izinle kurulmuş İstanbul’daki Kürt talebeleri destekleyen bir cemiyettir. Hatta bu cemiyet, o zamanlarda Kürt talebelere el atan Bolşevizm karşıtı olarak çalışmış. Bunu dahi yanlış yazıp, yayıyorlar! Kaldı ki dedem dindar bir insandı ve dinimizde ırkçılığa dayalı milliyetçilik anlayışının olmadığını, herkes gibi, elbet dinimizi çok iyi bildiği eserlerinden anlaşılan dedemin kendisi de biliyordu. Benim hakkımda söylenen bir başka husus daha var; o da şirketlerimde Kürt Teali Cemiyeti Başkan ve üyelerinin torunlarını çalıştırdığım. Bu konuda da söyleyeceklerim var... 1) Bu bir yalandır. Değil diyenler, iddialarını ispat etsinler! 2) Bir an bu iftirayı doğru kabul edin. Farz edin ki katil bir kişi var. Şimdi onun soyundan gelenlere, torununa da mı iş vermemek lazım? Yazık ki, modern Türkiye’mizde hâlâ bu anlayışta kimseler var. Biz şu Cüneyd Zapsu’yu nasıl PKK ile ilişkilendiririz diye bir şeyler bulmaya çalışıyorlar. Fakat ortada bulunan bir şey yok, çünkü olmayan bir şeyi arıyorlar. Bırakın bana, aileme karşı atılan tüm iftiralara karşı da dava açtım. Üzüldüğüm, zaten büyük yük altında olan Türk adaletinin benim yüzümden daha fazla meşgul olması. Ancak bu gibi iftira ve asılsız iddialar karşısında suskunluğum yanlış yorumlandı. Bu konuda zayıf bir yanım var sanarak daha da fazla üstüme geldiler. O kadar ileri gidildi ki, bunlara inanarak “bu Cüneyd Zapsu zararlı biri, bunu yok edelim” diye düşünenler dahi çıktı. PKK şeksiz, şüphesiz bir terör örgütüdür. > TAYYİP BEY’İN LİDERLİĞİNE GÜVENİYORUM Başbakan Erdoğan’la olan ilişkiniz çok eskilere dayanıyor. Onun siyasete atılması ile birlikte siz de sanki ‘bir maceranın’ içine sürüklendiniz. Buna ‘bir ideali paylaşmak’ denilebilir mi? Her ikisi de doğru, macera da, ideali paylaşmak da... Ben Tayyip Bey’i İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday olmadan önce tanıdım. Ülkemizin hak ettiği seviyeye onun liderliğinde ulaşılabileceğine inandım. Hâlâ da inandığım için yanındayım. “Maceraya” atıldığımda Türkiye yaşanacak bir ülke olmaktan çıkmıştı. İnsan hakları, ki benim için en önemli şeydir, her geçen gün artacağına, azalmaya başlamıştı. Hürriyet, hür yaşamak, hak mefhumu... Şimdi ise, bir Türk vatandaşı, bir İskandinav ülke vatandaşı ile aynı haklara sahiptir. Ancak bu daha kağıt üstündedir. Kanunlar çıkmıştır, benimsenmesi ve uygulaması ise elbet zaman alacaktır. Sokaktaki vatandaşlarımız da haklarını bilip bu haklara sahip çıktığı an artık geri dönüş olmayacaktır. Sadece bunun için bile her şeye değdi diyebilirim. İnsan hakları, eğitim ve iş hakkını, şeffaflık ve haksız rekabetin önlenmesini de (ki buna devletin haksız rekabeti de dahil) kapsar. Bu olduktan sonra zaten ikinci hedef olan ekonomik refah kendiliğinden gelecektir. Geriye baktığımda bu kadar reformu hayata geçiren bir partinin kurucusu olmak bana gurur veriyor. > AB TOPLUMUN REFAHI İÇİN KOYDUĞUMUZ BİR ÇITADIR AB’ye girmenin Türkiye’ye ne gibi faydaları olacağını düşünüyorsunuz? AB’nin ulusal birlik ve bütünlüğümüz için bir tehdit oluşturduğu yönündeki düşüncelerde de gerçeklik payı olabilir mi sizce? Çok önemli bir soru. Mümkün olduğu kadar kısa anlatmaya çalışayım. AB bizim kendimiz için, toplumumuzun yararı için koyduğumuz bir çıtadır. İnsan hakları açısından ve ekonomik gelişme açısından konan bir çıta. Ben insan hakları olmadan sağlanmış gibi gözüken ekonomik refahın sıhhatli ve kalıcı gelişme olduğuna inanmıyorum. Biri diğerini getiriyor ve bence bu döngüde önce insan hakları gelmelidir. İnsan hakları sadece kimseye dokunmama, işkence olmaması vs. değildir. Şeffaflıktır, haksız rekabetin önlenmesidir, iş hakkı, eğitim hakkıdır. Bunlar tamamlandığında ekonomi, hele Türkiye’miz gibi dinamik yapıya sahip olan bir ülkede kendiliğinden gelişir. Evet, hedef AB seviyesidir; çünkü şu anda bize daha uygun bir model gözükmemektedir. Bildiğiniz gibi bu seviyeye ulaşabilmemiz için de bir süreç başlamıştır. Kimine göre 5, kimine göre 10 sene sürebilecek bir süreç. Bu zaman sonunda bu seviyeye geldiğimizi farz etsek bile, işler yine bitmiş olmuyor. Önce AB ülkelerinin hepsinin buna “tamam” demesi gerekiyor. Ama hiç üzerinde durulmayan, unutulan bir şey daha var: Biz o zaman ister miyiz? O zaman gelsin, halkımız buna karar verir, o yüzden ulusal birlik ve bütünlüğümüz için tehdit mi, değil mi o zaman, o günün şartlarında düşünelim. Şu an korkulacak bir şey olduğunu hiç sanmıyorum. Aksine, şu an atılan adımlar neticesinde kişi başına gelirimiz artmaktadır. Zengin ve refah düzeyi yüksek ülkelerin ulusal birlik ve bütünlüğü fakir ülkelerinkine göre daha az tehlikedir diye düşünüyorum! > ÜYESİ OLDUĞU KURULUŞLAR Yurt içi ve yurt dışında üye olduğunuz sivil toplum kuruluşları hangileri? Bunlarda ne tür görevler üstleniyorsunuz? -Alman Liseliler Derneği (ALD), İstanbul, Türkiye, Üye -Alman-Türk Endüstri ve Ticaret Odası (AHK), İstanbul, Türkiye, Üye -Türk Sanayicileri ve İş Adamları Derneği (TÜSİAD), İstanbul, Türkiye, Üye -World Economic Forum (WEF), Davos, İsviçre, Üye -Uluslararası Kabuklu Yemiş ve Kuru Meyve Konseyi (INC), İspanya, Başkan -Türk Amerikan İş Konseyi (TAIK), İstanbul-Türkiye, Yönetim Kurulu Üyesi -Türk Ekonomik ve Sosyal Etüd Vakfı (TESEV), İstanbul- Türkiye, Yüksek Danışma Konseyi Üyesi
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT