BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Tabiinin önderi Veysel Karani

Tabiinin önderi Veysel Karani

Yüksekliği tevazuda buldum, liderliği nasihatte Nesebi takvada buldum, şerefi kanaatte Rahatlığı zühdde buldum, zenginliği tevekkülde



Efendimizin darı bekaya irtihallerinden sonra Hazret-i Ömer ve Hazret-i Ali yola çıkar Karen’e vasıl olurlar. Ahali böylesine asil insanların, böylesi sıradan bir yerde ne aradığını anlayamaz, hele hele “Üveys’i arıyoruz” cümlesine çok şaşarlar. “Yanlışınız olmasın” diye mırıldanırlar, “o divanenin tekidir, halktan kaçar, kimseyle konuşmaz. Bizim ağladıklarımıza güler, güldüklerimize ağlar.” Hazret-i Ömer “tamam, aradığımız o olmalı” deyince ayağa kalkarlar. Karenliler iki güzide sahabenin önüne düşer, Arne vadisine varırlar. Üveys namaz kılmakta, develer uslu uslu dolanmaktadırlar. Namazdan çıkınca ziyaretçileri olduğunu anlar. Gelip müsafaha eder, ikram edecek bir şeyler arar. > Başkası olmasın? Hazret-i Ömer bir an önce emaneti vermeyi arzular, mevzuya “seni senin ağzından tanımak isteriz” deyip girer ve adını sorar. Garibim ellerini iki yana açar “Abdullah” (Allahın kulu) diye fısıldar. -Evet hepimiz Abdullah’ız ama seni ne diye çağırırlar? -Üveys diye çağırırlar. -Sağ elini açar mısın? Açar, Hazret-i Ömer, Efendimizin tarif ettiği gümüşi lekeyi görünce onu kucaklar. “Ben Hattaboğlu Ömer’im” der, “arkadaşım da Esedullah-i galip Ali bin Ebu Talip! Vadiyi kısa ama mânâlı bir sessizlik kaplar. Sükutu yine Hazret-i Ömer bozar: “Aleyhissalatü vesselam efendimizin sana selâmı var. Mübarek hırkalarını yolladılar. ‘Alsın giysin ümmetime dua etsin’ buyurdular.” -Ya Ömer ben acizin, günahkarın biriyim, sizin aradığınız Üveys başka biri olmasın? -Hayır sensin. Zira efendimiz çizgi çizgi eşkalini verdi ve tıpatıp uyuyorsun buna. > Hırkanın hatırına O büyük mücahide itiraz ne mümkün? Hele böylesi bir müjde getiriyorsa? Üveys-i Karni hırkayı hasretle koklar (Hırkayı şerif ziyaretlerine gidenler iyi bilir, mübarek güller, misler gibidir) sonra bir kuytuya çekilip secdeye varır. “Ya Rabbi” deyip ağlamaya başlar “bu ne nimettir? Server-i Kâinat şu garibi hatırlıyor ve mübarek hırkalarını Ömer ve Ali gibi iki sultanla bana yolluyor. Senden tek dileğim var, ümmet-i Muhammedi affeyle. N’olur, şu hırkanın hatırına...” Şu kadarını sana bağışladım haydi giy hırkayı... Hepsini Ya Rabbi hepsini... Şunları şunları şunları da bağışladım... N’olur Ya Rabbi. Diğerleri de yanmasınlar. Tam bu arada Karenli’nin biri gelip omzuna dokunur. “Misafirlerin dönecekler herhalde” der, “onları oyalamasana!” Veysel Karani o halin bozulmasına nasıl yanar, anlatılamaz. > Büyükleri atmayın O günden sonra hemşehrileri çok değişir, zamanında kaale almadıkları Üveys’i ilgiyle bunaltmaya başlarlar. Huzurunda el pençe divan durur, keramet göebilmek için gözlerini dört açarlar. İşte o sıralar biricik anası vefat eder ve Üveys’i Karen’e bağlayan bir şey kalmaz. Yanık aşık, anneciğini defnettikten sonra çeker çarıklarını Haremeyne koşar. Haccını eda eder ve gider Medine’de Resulullah’ın izini kokusunu arar. Ancak Münevver Belde gam yüklüdür ve onun gibi bir aşık bu hüzne dayanamaz. Alır asasını yürür uzaklara. Bir ara Basra’da eyleşir, bir müddet Kûfe’de yerleşir. Aç kalır, açıkta kalır, horlanır. İtilir, kakılır, hatta bir keresinde taş yağdıran tıfıllara “n’olur büyükleri atmayın, ayaklarım kanamasın” diye yalvarır. Zira o güne kadar abdestsiz tek adım atmamıştır, bundan böyle de atmamaya çalışır. Hazret-i Üveys alnının teriyle geçinir, değişik vilayetlerde deve çobanlığı yapar. Mâlum, o, hayvanları hoşça tutar, incinecekler diye ödü kopar. Develer de sevildiklerini bilir, sevimli çobanlarını hiç yormazlar. > Öyleyse... Bir ara sevenleri önünü keser, ısrarla nasihat isterler. - Allahü tealayı bilir misiniz? - Evet. - Öyleyse başka şeyleri bilmeseniz de olur. - Aman efendim bir nasihat daha - Allahü teala sizi bilir mi? - Elbette. - Öyleyse, başkaları bilmese de olur. > Sana sığınırım Rebi ibn-i Haysem anlatır. Şam Ulu Cami’de sabah namazı kılıyordum Üveys’i gördüm. Sohbet ederiz diye bekledim, namazını bitirip tesbihate başladı, tesbih bitti, kuşluk namazına kalktı. Sonra Kur’an-ı kerim okudu derken öğlen namazı. Zikr, fikr, ikindi namazı. Ben gidip geliyorum o hep yerinde. Üç gün boyunca yemedi, içmedi, uyumadı. Dördüncü gece bitkindi, bir ara gözleri ufaldı. İçi geçmek üzereydi ki ellerini açtı “Ya Rabbi n’olur affet” diye yalvardı. “Çok uyuyan gözden ve çok öğüten mideden sana sığınırım.” Üveys bazen sabahlara kadar secdede kalır, lâyıkıyla bir “Sûbhane rabbiyel âla” diyemiyorum ki” diye yakınırdı. Hani ok batsa, bıçak saplansa duymaya... Onun özlediği namaz böyle olmalıydı...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT