BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > ‘Siyasi üslupta ruh kalmadı’

‘Siyasi üslupta ruh kalmadı’

Üstün İnanç “Siyasilerdeki üslup ve seviye düşüklüğünü hiç beğenmiyorum. Ben ki Adnan Menderes’i dinlemiş bir kimseyim.



------------------------------ Üstün İnanç kimdir? 1937’de İstanbul’da doğdu. İlk tahsilini İstanbul dışında yaptı. Orta, lise ve üniversiteyi İstanbul’da bitirdi. İstanbul Belediyesi Tiyatro Konservatuvarına devam etti. 1956 yılında gazeteciliğe de başladı. Çeşitli gazetelerde görev yaptı. Senaryo, roman, tiyatro yazarlığı gibi dallarda eserler verdi. Halen İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı, Gösteri Sanatları Merkezi’nde yöneticilik yapmakta olan İnanç’ın “Yalnız Değilsiniz” romanından uyarlanan aynı addaki filmi ve senaryosunu yazdığı “Kanayan Yara Bosna” filmi en önemli çalışmalarındandır... ------------------------------ Şimdiki aklım olsaydı Roman yazmaya çok daha öncelerde başlardım. Çünkü yazarlıkta romanın yeri bambaşka. Romanın sağcılığı solculuğu olmaz. Olmamalı. Çünkü dramın sağı solu olur mu? Çünkü roman insanın kendi kendini tatmin etmesi değildir. Roman bir hizmettir. Batıyı canlandıran unsurların içerisinde roman çok önemlidir. Pişmanım Sultan Abdülhamid turnesi yapıyoruz. Çok tutan bir çalışma. Yıl 1962... Ekonomik yönden de müthiş bir darlık içerisindeyiz. O gün de yanımda arkadaşların maaşları vs gibi topladığımız kazandığımız dörtbin lira kadar bir para vardı. Erzin’e geldik. Çocuklar Erzin’de ben Hatay’a geldim. İlk defa ayak basıyorum. Bir otele uğradım. Tek kişilik bir oda tuttum. Parasını verdim. Akşam yatarken sordum ki, kapının anahtarı yok. Ben tereddüt edince, genç “Abi ben buradayım merak etme” dedi. Ama yine de cüzdanımı çıkartıp yastığımın altına koydum. Ertesi sabah otelden ayrıldım. Minibüse bindim Erzin’e giderken birden aklıma geldi. Cüzdanı almayı unutmuştum. Başımdan aşağı kaynar su döküldü. Hemen telefon açtım. Gence durumu anlattım. Sağolsun ben gelene kadar cüzdanı yastığın altından alıp bekletmiş. Çocuğa çok teşekkür ederek parayı aldım ama o anki tutuklukla olsa gerek çocuğa üç beş kuruş harçlık vermeyi akıl edemedim. Aradan bunca yıl geçmiştir. O çocuğa bahşiş vermeyi ihmal ettiğim için halen pişmanlık duyarım. İçim sızlar... Asla kabul etmem Kendi nefsimden taviz veririm. Canım birşeyi çok çekse de almayıp sabr edebilirim. Ama inançlarımdan taviz vermem. Bir büyük politikacımızın yakın akrabası bir genç geldi birgün. Bana dedi ki, “Böyle konularda roman yazma. Evrensel boyutlara getir şunu. Karun gibi zengin olursun. Yalın olur yatın olur vs.” dedi. Onun bu teklifi yaptığı sırada evime ekmeği zor alıp götürüyordum. Ama gönlüm çok ferah bir şekilde “Asla olmaz” diyebildim. Neme lazım Rahmetli Cahit Zarifoğlu vardı. Benim de arkadaşımdı. Onun da huyu benim gibiydi. Bazen hani insanlar bir araya geldiğinde falan bir şahıs hakkında konuşurlar. “İşte düne kadar yalın ayak gezerdi. Şöyle yoksuldu, böyle fakirdi. Bugün şöyle olmuş böyle olmuş. Bu yoğurdun bolluğu nerden” gibi sözler ederler. Birisi gelip de yanımızda böyle konuşmaya çalıştığında hemen “Dur!” derdi. Ben de öyle diyorum. Beni ne alakadar eder. Hem bana ne... Biz kendi işimize bakalım... Çok beğeniyorum Gençliği çok beğeniyorum. Şimdi araştıran, konuşmayı bilen, kitap okumaya merak salan bir gençliğin geldiğini zannediyorum. Diyaloğa açık bir gençlik geliyor... Ben öyle görüyorum... Hiç sevmiyorum Politika da seviyeyi düşürdü. 17 yaşındayken rahmetli Menderes’i dinlemiş biriyim. Nefis bir lisanı, hitabeti vardı. Halka saygı duyan bir üslubu vardı. Hatta üslubu tuhaf olmakla birlikte konuşmalarında bir derinlik vardı. Şimdi konuşmalarda ruh yok. Seçmen kitlelerine saygı yok. Olsa bir ön hazırlık olurdu. Hele şimdi bir de bu danışmanlıklar vs çıktı ki, konuşmacı onların çizdiği yolda çıkıyor kürsülere... Ortam ne olursa olsun, çizilen ve hedeflenen konuşmayı yapıp iniyor... ‘Teravih dediğiniz şey nedir?’ Mesleğimle ilgili bir hatıra anlatayım... Türkiye’deki kültür kaykılmasının bir örneğidir bu anlatacağım hatıra. O bakımdan isim vermeyeceğim. Yıllar öncesinin bir büyük gazetesinde çalışıyorum... Her sabah gazetenin Genel Yayın Müdürü başkanlığında redaksiyon toplantısı yapılırdı. Bu toplantıya hazırlandığım sırada Ramazanın son günüydü... Sekreter arkadaşın biri beni kenara çekti ve dedi ki: -Şimdi son teravih diye vereceğim. Ama unuttum. Bayramdan önceki akşam teravih namazı kılınıyor mu kılınmıyor mu? “Aman sakın ha... Ramazanda teravih bir gün evvel başlar, bayramdan bir gün önce de biter. Sonra okuyucu karşısında gülünç duruma düşeriz” dedim. “İyi ki söyledin. Az kalsın böyle yazacaktım” dedi. Teşekkür ederek toplantıya girdik. Ama kalbi tam mutmain olmamış olacak ki, toplantıda yine bana, “ Gerçekten senin dediğin gibi mi?” dercesine işaret etti... “Kılınıyor” galiba dedi. Hemen yanında da karikatürist Vehip Sinan bey oturuyordu. Ben de yine aynı şekilde elimle “Hayır hayır kılınmıyor” falan deyince, Vehip bey de “Olur mu canım... Elbette son gün teravih kılınmaz” dedi. Böyle işaretleşirken durum toplantıda oturan diğerlerinin dikkatini de çekti. Herkes fikrini söylüyordu artık. Birkaçı, “Yahu açalım müftülüğe soralım” falan dediler. Diğer bir kısmı, “Canım ne gerek var. Bunu biliyoruz” falan dediler... Bu arada Genel Yayın Müdürü de koltuğunda oturmuş, konuşulanları dinliyordu... Ama konuşmalara yabancı kaldığı gözlerinin bakışından belli. Boş boş bakıyor... Sonra ağzından şu kelimeler döküldü: -Arkadaşlar çok özür dilerim. Kusura bakmayın. Ayıp saymayın. Deminden beri konuşuyorsunuz ama ben ilk defa duydum. O “Teravih” dediğiniz şey nedir? Halen anlı şanlı büyük gazetelerin birinde önemli bir görevde bulunan bu şahıs, inancımızın gereği olduğu bir yana, kültürümüzün de bir parçası olan teravihin daha adını bile bilmiyordu...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT