BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Gerçek şu ki...

Gerçek şu ki...

İsraf!... Nice imparatorlukları, nice milletleri, nice aileleri perişan edip, sonunda da yok eden tedavisi çok zor olan bir hastalık...



İsraf!... Nice imparatorlukları, nice milletleri, nice aileleri perişan edip, sonunda da yok eden tedavisi çok zor olan bir hastalık... Bunun için dinimiz israf üzerinde çok durmuş. Zenginliğin hayırda kullanılmasını emretmiş... Çünkü, israf hastalığına yakalanmanın sebeplerinin başında da zenginlik, ihtiyaçsızlık geliyor. Kur’an-ı kerimde,”Gerçek şu ki, insan, ihtiyaçsız olunca, elbette azar!” buyuruluyor. Peygamber efendimiz, israf edip, malını lüzumsuz yerlerde kullananlar için, “Zenginlerin çoğu Cehenneme gider”. Kadınlar israfa, süse, gösterişe meyyal oldukları için de “Cehennemin çoğu zenginler ve kadınlarla doludur” buyurulmuştur. (İnsan, ihtiyaçsız olunca, elbette azar!) Hazıra dağlar bile dayanmaz, demişler. Buna en güzel örnek Osmanlı Devleti... Yıkılmasının birçok sebebi var; fakat en başta geleni israf... Çünkü, bütün çöküşlerin temelinde ekonomik bozukluk yatar. İşte size Osmanlının son zamanları ile ilgili içler acısı tablo: 1839 Tanzimatın ilan edildiği yıllarda, imparatorluğun vaziyeti hiç de iç açıcı değil.. Devlet bir âlem, saray daha da başka bir âlem. Paşalar birbirini yeme peşinde, kadınlar ise akıl almaz bir israf yarışında... 19. asrın başlarında, İstanbul’da insanlar hesabını kitabını bilir, ayağını yorganına göre uzatırdı. Kadınları dışarıyla pek değil, hiç temas etmez aşırı masraf olmazdı. Eve ne getirilirse ona razı olurlardı. Evine çocuklarına adamışlardı kendilerini... Lüks nedir, moda nedir bilmezlerdi. Ne zaman ki Mısır’ın zenginleri İstanbul’a gidip gelmeye başladılar, şehir o zaman zıvanadan çıktı. Konağından dışarısını pek bilmeyen, hayır hasenatla uğraşan tevekkül sahibi İstanbul zenginleri sefahatte Mısırlı zenginlerle gösteriş yarışına başladılar. Beyler, paşalar ve diğer devlet adamları ve bunların kadınları, hesapsız para harcamaya alıştılar... Yalılar, konaklar satın alıyor; pahalı eşyalarla donatılıyordu. Paşaların ve diğer devlet adamlarının hanımları konforun ne demek olduğunu böylece öğrendiler. Öğrenince de maliyenin altı üstüne geldi. İsrafın, lüzumsuz harcamaların haddi hesabı yoktu artık. Kadınlar Avrupa özentisi içindeydiler. Avrupa’dan getirtilen, en pahalı dekolte kıyafetler yalılarda kadınların günlük kıyafeti halini almıştı. Avrupaî tarz evlere de girmişti artık. Eski İslami örf âdetler teker teker terkediliyor; bunların yerini Avrupa âdetleri alıyordu. Fransız mürebbiyelerinin ve piyanonun girmediği yalı hemen hemen kalmamıştı. Ev eşyaları da değişmiş, minderin yerine sandalye, koltuk geçmişti. Yemekler artık masada yeniyor, en pahalı Avrupa çatalla kaşığa alışılıyordu. Yazlığa gidildiğinde kışlıktaki eşyaları taşıma âdeti terkedilip birkaç ay kalınacak yazlıkta yeni eşyalar, yepyeni takımlar yaptırılıyordu. 1850’li yıllara gelindiğinde ekabir kadınlarının israfı yüzünden hazine-i hassanın ödenemeyen borçları 1,5 milyon keseyi bulmuştu. Bu öylesine bir masraftı ki, bunların aldığı elbise ve eşyanın tutarı Rumeli ordusunun olağanüstü masrafıyla aynı miktardaydı. Devlet ricalinin israfı, hazineyi çok zor duruma sokmuştu. Bütün bunlara rağmen kimse bu değirmenin suyu nereden geliyor diye düşünmüyordu. Vur patlasın çal oynasın havası hakimdi. İstanbul’un her yerinde yeni saraylar, yalılar yükseliyordu. Filan paşanın yalısı benimkinden bir kat fazla oldu diye, yalı yıkılıp yeniden yapılıyordu. Köşklerin, evlerin dekorasyonu için Avrupa’dan mimarlar getirtiliyor, neredeyse yalı parası kadar, bunun için para harcanıyordu. Zaman geldi, israf yüzünden değil hazinede, vezirlere, devlet adamlarına, paşalar bile verilecek beş para kalmadı. Aylarca maaşlar verilemedi. Sarraflarda da itibar kalmamıştı; faizle bile borç bulunamıyordu. Devletten verdiklerine karşılık teminat istiyorlardı. Ekonomi felç olmuştu... Yüzlük mecidiye altını 160 kuruşa çıktı iflâslar başladı. Masraflar için tüccar ve sarraflardan ancak yüzde 45 faizle borç bulunabildi. Bu da yetmedi, devletin başına büyük bir bela olan ilk dış borçlanma işte bu sırada, 28 Haziran 1855 günü yapıldı. Fuad Paşa İngiltere ve Fransa’dan Padişahtan habersiz yüzde dört faiz ve yüzde bir amortismanla beş milyon İngiliz altını aldı. Devletin borçlu olduğu tüccarlar alacaklarını tahsil edemeyip Bâbıâlî’den ümidi kesince soluğu İngiliz, Fransız ve Rus sefaretlerinde alıyor, sefirlere dilekçeler verip tahsilâtı onların sağlamasını istiyorlardı. Sultan Abdülmecid Han yapılan bu israflara çok üzülüyordu. Damadı olan paşaları ve kızlarını toplayıp, “Aklınızı başınıza alın, nedir bu yaptıklarınız!” diyerek hepsini azarlardı. Sonra da israfa son verilmesi için “Hattı hümayun” çıkarttı. Fakat yine de netice alınamadı. Çünkü, iş çığırından çıkmıştı artık. Sonunda ne oldu? Diğer padişahlar zamanında da israf devam etti. Olan oldu. Gemi sahile vurdu. Ortada ne devlet kaldı, ne saray; ne de Boğazdaki paşa yalıları; ne yazlıklar ne kışlıklar... Geriye kalan sadece perişanlıklar... İsrafa rahatlığa alışmış yalı, köşk sahipleri ve çoluk çocukları bu sefalate dayanamayıp birçoğu intihar etti. İsraf yüzünden hem dünyalarını hem de ahıretlerini kararttılar!.. Değer miydi üç günlük lüks hayat için?!..
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT