BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Nasîhat tutmayanı, musîbet tutar...

Nasîhat tutmayanı, musîbet tutar...

Nasîhat etmek, dinimizin emridir. Allahü teâlâ, bütün Peygamberleri, kullarına nasîhat etmeleri için göndermiştir. Peygamberlerin ve Onların vârisi olan âlimlerin nasîhatlerini dinleyenler, ebedi saâdete kavuşur...



Nasîhat; dînin ve aklın beğendiği şeyleri tavsiye etmek, öğüt vermek demektir. Nasîhat vermek, dînimizin birinci vazîfesidir ve Peygamber efendimizin sünnetine uymaktır. Hadîs-i şerîfte; (Dînin temeli nasîhattir) buyuruldu. Nasîhat vermek demek, Allahü teâlânın var olduğunu, bir olduğunu, bütün kemâl ve cemâl sıfatlarının Onda bulunduğunu, Ona lâyık olmayan sıfatların Onda bulunmadığını, hâlis niyyet ile Ona ibâdet etmek lâzım olduğunu, gücü yettiği kadar Onun rızâsının almaya çalışılmasını, Ona isyân edilmemesini, Onun dostlarına muhabbet, düşmânlarına muhâlefet edilmesini, Ona itâat edenleri sevmeyi ve isyân edenleri sevmemeyi, nimetlerini saymayı ve bunlara şükretmeyi, bütün mahlûklarına şefkat ve merhamet etmeyi, Onda bulunmayan sıfatları Ona söylememeyi bildirmek, Allahü teâlâ için nasîhat etmek olur. Kur’ân-ı kerîmde bildirilenlere inanmayı, emredilenleri yapmayı, kendi aklı ile, görüşü ile uydurma tercümeler yapmamayı, Onu çok ve doğru olarak okumayı, Ona abdestsiz el sürmek câiz olmadığını, insanlara bildirmek, Kur’ân-ı kerîm için nasîhat etmek olur. Dînimizin birinci vazîfesi Muhammed aleyhisselâmın bildirdiklerinin hepsine inanmak lâzım olduğunu, Ona ve ismine hürmet etmeyi, Onun sünnetlerini yapmayı ve yaymayı, Onun güzel ahlâkı ile huylanmayı , Âlini ve Eshâbını ve ümmetini sevmeyi bildirmek, Resûlullah efendimiz için nasîhat etmek olur. İmâm-ı Gazâlî hazretleri buyuruyor ki: “Nasîhat vermek dînimizin birinci vazîfesidir. Nasîhat vermek kolaydır. Nasîhati kabûl etmek güçtür. Çünkü, nefislerine uyanlara, dünyâ zevklerinin peşinde koşanlara, nasîhat acı, haramlar ise tatlı gelir. Nefis yaratılışta iyi işlerden kaçıcı, kötülüklere koşucudur. Allahü teâlâ, bizlere, nefislerimizi, bu huyundan vazgeçirmeyi, yanlış yoldan, doğru yola çevirmeyi emir buyuruyor. Bu vazîfemizi başarabilmek için, onu bazan okşamamız, bazan zorlamamız ve bazan söz ile, bazan da iş ile, idâre etmemiz lâzımdır. Çünkü nefis, öyle yaratılmıştır ki, kendine iyi gelen şeylere koşar ve buna kavuşmakta iken rastlayacağı güçlüklere sabreder. Nefsin, saâdete kavuşmasına mâni olan en büyük perde, gafleti ve cehâletidir. Gafletten uyandırılır, saâdetinin nelerde olduğu gösterilirse, kabûl eder. Bunun içindir ki, Allahü teâlâ, Zâriyât sûresinde, meâlen, (Onlara nasîhat et! Nasîhat, mü’minlere elbette fayda verir) buyurdu. Senin nefsin de, herkesin nefsi gibidir. Nasîhat ona tesîr eder. O hâlde önce kendi nefsine nasîhat et ve onu azarla! Hattâ, onu azarlamaktan hiç geri kalma!” Bir gün Peygamber efendimiz, Ebû Hüreyre hazretlerine hitaben; (İyi huylu ol!) buyurunca, hazret-i Ebû Hüreyre, iyi huyun ne olduğunu sorar. Resûlullah efendimiz de; (Senden uzaklaşana yaklaşıp nasîhat et, sana zulmedeni affet ve malını, ilmini, yardımını senden esirgeyene bunları bol bol ver!) buyurmuşlardır. Müslümânların birbirine, mümkün olduğu kadar, emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapması yanî nasîhat etmesi farzdır. Emr-i ma’rûf iki sûretle yapılır: Birincisi, söz, yazı ve her çeşit yayın vâsıtası iledir. Bunu yaparken, bilgi az ise ve şahsa, âdetlere, kanûnlara dikkat ve riâyet edilmezse, fitneye sebeb olabilir. İkinci yol, hâl ile, İslâmın güzel ahlâkına uyarak, nümûne olmaktır. Herkese tatlı dil, güler yüz göstermek, kimseyi incitmemek, kimsenin malına, ırzına göz dikmemek, en tesîrli, en faydalı nasîhat yapmak olur. Bunun içindir ki; “lisân-ı hâl, lisân-ı kalden entaktır” demişlerdir. Gücü, kuvveti, salâhiyyeti olan bir kimse, nasîhat etmezse, müdâhene olur ki, harâmdır. Gücü, kuvveti yettiği hâlde, fitne çıkarmamak için nasîhat etmezse, müdârâolur. Böyle yapmak da, câizdir, hattâ müstehab olur. Münâkaşa etmemelidir... Alay edenlere, zarar yapacaklara nasîhat verilmez. Nasîhat, birinin yüzüne karşı olmamalı, umûmî olarak, ortadan söylenmelidir. Hiç kimse ile münâkaşa etmemelidir. Resûlullah efendimiz, eshâb-ı kirâma hitaben; (Ümmetim arasında her zamân kırk kişi bulunur. Bunların kalbleri, İbrâhîm aleyhisselâmın kalbi gibidir. Allahü teâlâ, onların sebebi ile, kullarından belâları giderir. Bunlara ebdâl denir. Bunlar, bu dereceye namâz, oruç ve zekât ile yetişmediler) buyururlar. Orada hazır bulunanlardan İbni Mes’ûd hazretleri, bu dereceye nasıl kavuştuklarını sual edince, Peygamber efendimiz; (Cömertlikle ve Müslümânlara nasîhat etmekle yetiştiler) buyurur. Netice olarak, nasîhat etmek, dinimizin emridir. Allahü teâlâ, bütün Peygamberleri, kullarına nasîhat etmeleri için göndermiştir. Peygamberlerin ve Onların vârisi olan âlimlerin nasîhatlerini dinleyenler, ebedi saâdete kavuşurlar, dinlemeyenler ise, ebedi felâkete giderler. Kısacası; nasîhat tutmayanı, musîbet tutar.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT