BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Yüreğinin götürdüğü yere gidenler

Yüreğinin götürdüğü yere gidenler

Bu bir aşk hikâyesidir. Sporun asla sadece spor olmadığını anlatmaya çalışır. Bütün büyük sporcuların, rekortmenlerin ve şampiyonların, aslında birer “manyak” olduğunu, sağlıklı ve normal düşünüp yaşayamadıkları için “normalin çok ötesinde” işler başardık



1976 yılının Temmuz ayı... Tam 4 yıl boyunca ve her gün altı saat çalışmış bir genç adam olimpiyat altın madalyasının eşiğine gelmişti. Dekatlon gibi olimpikin en zor branşında ve eze eze birinciliğe koşuyordu. Herkesi hep geçiyor, destan yazıyor ve ağızlar açık izleniyordu. Sonu gelmişti Montreal Olimpiyat Oyunları’nın; son düzlük koşusunda alacağı puanlarla Amerika’ya birinciliği getirecek, dekatlon altın madalyalı olarak tarihe geçecek ve yıllardır hazırlandığı bir branşın emeğine karşılık alacak, aktif spor yaşantısını, artık daha fazlasını yapacak gücü kalmadığı için, orada noktalayacaktı. Basın merkezi birbirine girdi. Haberler uçuşuyor, teleksler yıpranıyor, telefonlar birbirine kilitleniyordu. O güne kadar katıldığı tüm branşlarda topladığı puanlarla zirvenin en büyük adayı olan Bruce Jenner, son günün son koşusunda, koşmayacağını açıklamıştı. Çömezdim... Kafilenin resmi tercümanlığını da yaptığım için haberleri önce alıyor, sonra ne olduğunu anlayabiliyordum. O zamanın koşullarına rağmen muttali olduğum bilgi şöyleydi: “Dekatlonun altın madalya adayı ve son koşu öncesindeki birincisi Amerikalı atlet Bruce Jenner, olimpiyat organizasyon komitesinin kararını protesto etmek için, son 100 metrede koşmayacağını açıkladı.” Sebep de bizim aile kavramlarımıza göre “eften püften” bir nedene dayanıyordu. Ama Bruce Jenner için hayati önem arz ediyordu. Dekatlon gibi en ağır branşın altın adayı, son koşunun son düzlüğünün finiş ipinin dibinde bekleyen karısını kucaklamak istiyordu. “Ben dört yıldır her gün altı saat çalışarak bu madalya için hazırlandım. Tek desteğim eşimdir. Onu finiş çizgisinde görmezsem koşmayacağım. Bunun için yemin ettim. Ya onu finiş çizgisine getirirsiniz, ya da koşmam!” Derdi buydu büyük atletin... Büyük sporcunun... Organizasyon komitesi ise eşinin görevli veya basın mensubu gibi gösterilmesinin mümkün olmadığını söyleyerek bu isteği reddetmişti. Oysa çözebilirlerdi... Meselenin görünmeyen tarafında ise Bruce Jenner’in etnik bir kökenden gelmiş olması, net bir biçimde “kızılderili ve SİOUX “ kabilesinin uzantısında yer aldığını gizlememesi ve hatta öne çıkarması yatıyordu. Sonunda bir yolunu buldular, karısını finiş çizgisine getirdiler, Bruce Jenner dekatlonun son koşusunu birinci olarak bitirdiğinde ipi göğüsledi ve tüm stat ve dünya onu alkışlarken hemen tüm kameraları ve seyirciyi boş vererek gidip karısına sarıldığında, eşi eline tutuşturulmuş bir Amerikan bayrağını sallamaya çalışıyordu. “Spor asla sadece spor değildi” bir kez daha ve ben bu öğretinin dogmasını ilk kez orada öğrendim. Karısını çok seven bir büyük şampiyon, kuralları kırdırmış, eşine verilen kameraman kimliğini eşinin yakasına taktırmış ve Amerika altın madalyasına kavuşmuş, Bruce Jenner da aktif spor hayatını orada kendisi gibi Kızılderili olan karısının kollarında noktalamıştı. Bunları niye yazdım?.. Sevgiyi anlamaya hiç çalışmayanların, sadece dereceleri ve kronometreye göre elde edilmiş bir takım rakamları spor kabul edip, Süreyya Ayhan meselesine bir de bu açıdan bakmalarının asla mümkün olamadığını anlatmak istedim... Hayat derecelerden ibaret değildir... Karısını sevmek ve bunu gösterebilmek yürek ister bizim toplumumuzda... Bunu gösterebilenlerin ise erkekliği bile sorgulanır zaman zaman... Süreyya Ayhan meselesi sadece bir Yücel Kop meselesi değildir belki de, ya da sadece birbirini seven iki insanın “insani” hatalarıdır. > S-ÖZ Savaşın; eğer bir akıl savaşı ise, rakibinin de en az senin kadar silahlanmış olmasını dilemelisin... > Kaybolan yıllar Tepeden tırnağa doğrulara bürünen G.Saray hamleleri aslında son iki yılın “acımasız ama göstermelik” başarılarında gömülü kalmıştı. Bunu daha önceleri yapacaktı G.Saray... İki sezon önce büyük ümitlerle getirilen Erik Gerets ipin ucunu kaçırmasaydı... Düzgün bir hayatla gelen Gerets burada Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi bir kıza aşık olup İstanbul’un büyüsünde “alcoholism” yolunda kadehler sallarken, kendisi de takımı da kaybetti. Stat projeleri ve tüm hamleleri ezeli rakibinin “hasır ve sümen altı” mücadeleleri ile engellenen G.Saray, sabırla, taraftarına kimseyi şikâyet etmeden bu yılı da “ayıplanacak tepkilere göğüs gererek” tamamladı. Oysa, bir önceki sezon Denizlispor F.Bahçe’yi çelmelemese, bu G.Saray o zaman doğacaktı. Kucağına verilen bir şampiyonluk nedeniyle iki yıl kaybetti G.Saray... G.Saray’a aslında en büyük darbeyi yine F.Bahçe vurdu “şampiyon olamayarak.” Şimdi yaşı nedeniyle olgun ve heyecanlardan uzak, rahatsızlığı nedeniyle alkolü yasak, eli maşalı karısı nedeniyle aşktan da uzak bir hoca getirdi ve üstelik kaybolan prestijini ve itibarını da satın aldı Avrupa’dan... Tüm doğruların birleştiği bir yer oldu G.Saray... Üstelik de parayı doğru harcadıkları görülüyor... Eğer, bu başkanı hâlâ yuhalarsanız, ben sizin gönlünüzde başka takım tuttuğunuza inanırım. > Yeter başkan!.. Bika Otomotiv’in sponsorluğunda Marmara FM’de aşağı yukarı üçüncü yıldır maç anlatmayı ve program yapmayı sürdürüyorum ya... Her sezon biterken eşimle tereddüte düşüyoruz, “acaba yeter mi artık” diye... Sonra F.Bahçe çıkıyor ortaya... Anelka, Ortega filan derken Roberto Carlos’u filan alıveriyor. Ronaldo, Adriano filan ihtimallerini ortaya koyuyor. “Yahu, ben bu adamları bir daha nerede bulurum da anlatırım” diyerek bir yıl daha radyoda “gümbürtmeye” karar veriyorum. Bika Otomotiv, zaten ben bıraksam da beni bırakmıyor. “Devam” diyorum... Aziz Yıldırım başkan kaldığı sürece ve her sezon birilerini önümüze attığı sürece ve “bir daha bu adamları ben nereden bulurum” dedirttiği sürece anlatmaya devam... Bu F.Bahçe böyle kadrolar kurduğu sürece, bu adamları getirdiği sürece ben de devam edeceğim ve bir gün bir F.Bahçe maçında Carlos’a yetişmeye çalışırken, Ronaldo’yu hayal ederken, biraz da Lincoln, bir dönem Carew, yeniden Sergen diye diye... Yok yok... Kulaklığı takacak iki kulağım kafamın iki yanında durduğu sürece “devam” inşallah... > Su derdine çare... En sulularından... Yeni düştü elime... Bir takımın çok sevilen bir futbolcusu takımdan ayrıldığında verilen tepkileri ülkelerine göre sıralamışlar. Bakın neler çıkmış... İngilizler: Gittiği takımın maçlarına da bilet alırım... Fransızlar: Fark etmez... Almanlar: Sarışın mavi gözlü değildi zaten... İtalyanlar: Hemen daha iyisini daha çok para vererek alırız... İspanyollar: Çok aç gözlüydü zaten... İsveçliler: Ben buz hokeyine giderim artık... Avusturyalılar: Biz de mi oynuyordu ki... Ruslar: Alan takımın başkanı zaten Rus mafyasına ortakmış... Türkler: O zaten ahlâksızdı; Federasyon istifa!... > Heykellerin kalbi kırılmaz! Bir heykeli kırabilirsiniz ama kalbini kıramazsınız. Tuncay bilmiyor muydu ki, bu kulübün kapısında Büyük Fikret’in, Lefter Küçükandonyadis’in, Cihat Arman’ın veya Can Bartu’nun bir heykeli olmadığını. Oradaki tek heykel, parası kullanılan Vefa Küçük’e aitti. Orada ne heykeller vardı, yıkıldı gitti... Tuncay, her şeye rağmen F.Bahçe tarihinde yerini almıştır. Bir heykel söz konusu olduğunda yıkanların yüreği taştan olabilir ama sadece, “yapan ve yapılanın” yüreği taştan değildir. > POST-İT Tarih heykeli kırılanları ve resmi silinenleri hep yazdı. İyi de olsalar, kötü de olsalar hep yazdı. Ama tarih, heykel kırıp resim silenleri hiç yazmadı... (Ümit Aktan) > Bu sene Turkcell Süper Ligi’nin seyretmesi de, anlatması da, yazması da çok zevkli olacağa benziyor. Allah’tan bir sezon daha göz, kulak ve soluk diliyorum.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT