BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Fâtih’e dâir birkaç kelime -2-

Fâtih’e dâir birkaç kelime -2-

İyi bir komutan ve devlet reîsi olan Fâtih, aynı zamanda iyi bir ilim adamı ve şâirdi. Şiirde, devrin üstâdları arasında yer aldı. Hattâ sarayda dîvân sâhibi olan ilk pâdişâhtı...



Büyük cihângîr Fâtih hakkında, günümüze kadar yüzlerce, hattâ binlerce kitap yazılmıştır denilse mübâlağa olmaz. Tedkîk edildikçe derinleşen, derinleştikçe deryâlaşan Fâtih’in sayısız vasıflarından bâzıları şunlardır: İyi bir komutan ve devlet reîsi olan Fâtih, aynı zamanda iyi bir ilim adamı ve şâirdi. Şiirde, devrin üstâdları arasında yer aldı. Hattâ sarayda dîvân sâhibi olan ilk pâdişâhtı. Çünkü o, medeniyetin, san’atsız olarak fertlerin gönüllerinde yer alacağına ihtimâl vermiyordu. Dedelerinin devlet kuruculuk kudretini, irâdeli bir idârecilik şuûruyle geliştirmesini bilen Fâtih, çevresinde devrin üstâd şâirlerini topladı. “Avnî” mahlâsıyla, edebî değeri yüksek beyit ve gazeller söyledi. Aruzu, usta şâirlerden farksız bir hâkimiyetle kullandı, şiirlerinde ince hissiyât ve düşüncelerini dile getirdi. Adâletten kıl kadar ayrılmayan, kendisine takdîr edilen iki mısrâlık basît şiir için sâhibine bol ihsânda bulunan ve bir çiçek yetiştirene 500 altın bahşîş veren Fâtih, her bakımdan devrinin üstüne çıkmış bir hükümdâr ve kâmil bir kişidir. Arapça, Farsça ve Türkçe’nin yanında Latince ve Rumca’nın bütün inceliklerine vâkıftı. Fâtih, batı dillerinden birkaçını bilmesi sebebiyle Avrupa literatürünü çok iyi tâkip etmiş, ama Türklerin her hususta Avrupalılardan üstün bulunması sebebiyle, Avrupa’dan bir şey alma ihtiyâcını duymamıştır. Fâtih Sultan Mehmed, doğu Türkleri ile temâsa büyük önem verdi. Oğlu Sultan İkinci Bâyezîd de Türk medeniyetini ilerletmek husûsunda babasını tâkip etti. Doğu Türklerinin, “Tîmûr Hân devri medeniyeti” denilen medeniyet hareketlerinin benzeri, Fâtih devrinde Osmânlılarda tahakkuk etti. Fâtih Sultân Mehmed, soğukkanlı ve cesûrdu. Bu özelliğinin en güzel misâlini, Belgrad Muhâsarası sırasında, askerin gevşediğini gördüğü zaman, önlerine geçip düşmân hatlarına girerek gösterdi. İstanbul Muhâsarasında da donanmanın başarısızlığı yüzünden atını denize sürmesi bu cesâretinin büyük örneğidir. Ne istediğini, ne yapacağını, ne yapabileceğini bilen ve bu büyük işleri başarabilmek için gerekli tedbirleri, yorulmak bilmeyen bir azim, sabır ve sükûnetle hâzırlayan bir insandı. Çok merhametli ve müsâmahalıydı. Kendisine elli gün mukâvemet eden, birçok Müslümanın şehîd edilmesine sebeb olan İstanbul şehri ve onun sâkinleri hakkında gösterdiği merhamet, aklın alamayacağı genişliktedir. Hâlbuki o devir Avrupa’sında muzaffer bir kumandan, zaptettiği şehrin halkına görülmedik zulüm ve işkence yapmakta kendini haklı görürdü. Fâtih, vicdan hürriyetine büyük kıymet verirdi. İstanbul’a girdiği vakit, ayaklarına kapanan İstanbul patriğini yerden kaldırmakla âlicenâplığını gösteren cihângîr, şu sözlerle patriği tesellî etti: “Ayağa kalkınız. Ben Sultan Mehmed, hepinize söylüyorum ki: Şu andan îtibâren, artık ne hayâtınız, ne de hürriyetiniz husûsunda, gazâb-ı şâhânemden korkmayınız!” Fâtih, gayr-i müslim tebeasının dîn ve mezheplerine aslâ dokunmadı, herkesi vicdânî inanışında serbest bıraktı. Fâtih, İstanbul’un îmârında ücret karşılığında daha çok Rum esîrlerini kullandı. Bu sırada biriktirdikleri paralarla hürriyetlerini satın alma imkânını sağladı. Bu müsâmaha, o devir dünyâsının hayâlinden bile geçiremediği bir olgunluk eseriydi. Bizanslılar, surlarda açılan gediklerin tâmirinde kullanılmak üzere yüzden ziyâde kilise yıkmışlardır. Ama Fâtih Sultan Mehmed, Ayasofya’yı yakından seyrederken, bir yeniçeri neferinin kilisenin taşlarından birini sökmek üzere olduğunu görünce, mâni olmuş ve “Size, malca alınacak şeylere izin vermiştim, mülk ise benimdir demiştim” diyerek yeniçeriyi şiddetli bir şekilde cezâlandırmıştır. Askerî ve siyâsi sâhada eşsiz bir dehâ idi. Askerî alanda başarısının ilk özelliği kılıçla kalemin iş birliğidir. Ordunun disiplinine çok dikkat ederdi. En küçük itâatsizliği ve buna sebep olan subayları şiddetli bir şekilde cezâlandırırdı. Ordusunu, plânsız, düzensiz hareket ettirmez, mâcerâ hevesiyle kan dökmezdi. Kendi devrine kadar atalarının yer yer, ada ada yapmış oldukları akınlarını, plânlı bir fütûhât hâline getirdi ve devletini, sistemli bir idârecilik şuûruyla istikrârlı, yerleşmiş bir devlet yaptı. Otuz senelik saltanatı devresinde düzenlediği küçük, büyük seferler, memleketin coğrafî iş birliğini sağlamaya dayanır. Bu gâyeye ulaşmak için de at geçmez kayalıklardan, geçit vermez nehirlerden geçerek; durup dinlenmeden, yaz-kış demeden savaştı. Bütün bu seferleri bir plâna göre yaptığından nereye gitmesi, nerede durması lâzım geldiğini bilerek hareket etti. Yapacağı seferlerin muvaffakiyetle netîcelenmesini sağlamak için, aylarca bu seferlerin bütün teferruâtını hâzırlardı. Kumandanlığı ile diplomatlığı dâimâ berâber hareket ederdi. Hangi devlet üzerine sefer düzenleyecekse, o devletin iç ve dış münâsebetlerini, zaaflarını, kuvvetini, diğer devletlerle olan münâsebetlerini, en ince noktasına kadar tetkik eder ve sefere hasmının en zayıf ve kendisinin en kuvvetli zamânında çıkardı. Yapacağı seferlerden en yakınlarını bile haberdâr etmez ve bunların gizli kalmasına çok dikkat ederdi. “Sırrıma sakalımın bir tek telinin vâkıf olduğunu bilsem, onu yolar, atarım” sözü meşhûrdur. Böyle hareket etmeyi, muvaffakiyetlerinin başlıca sebeplerinden sayardı. Nitekim böyle hareket etmesinin netîcesinde, İsfendiyâr Beyliği ve Trabzon Rum İmparatorluğunu kolayca ele geçirdi.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT