BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > İstanbul’un koynunda...

İstanbul’un koynunda...

Gecenin ikisiydi... İstanbul mahrem bir rüzgârla serinlemeye çalışırken... Sultanahmet’in ara sokaklarında kendimi aradım...



Gecenin ikisiydi... İstanbul mahrem bir rüzgârla serinlemeye çalışırken... Sultanahmet’in ara sokaklarında kendimi aradım... *** Sonra o mahrem rüzgârla, İstanbul’a dair muhabbetimizin koluna girip, kimsenin kalmadığı ve olmadığı bir zaman parçasını paylaştık. *** “Boş ver” dedi, “Bırak aramayı...” Ayasofya’nın arkasına doğru yürüdük. Soğuksuçeşme Sokağının başında durduk... “Ne görüyorsun?” dedi... “Hiç...” diye cevap verecekken anlatmaya başladı: “Daracık bir sokak... Kaç yüzyıldır var burası? Hatta kaç bin yıldır?” Yine anlamsız bir cevap vermeye hazırlanmak yerine, susup dinlemeyi tercih ettim. “Hiç insan ayağı değmemiş ve fakat yaban keçilerinin tırmandığı yamaçlarla, burası arasında ne fark var?” “Dikkatli bak... Dünü düşün... Önceki günü... Geçen yılı... On yıl öncesini... Yüzyıl öncesini... Bin beş yüz yıl öncesini... Ne vardı o zaman burada? Kimler geziniyordu? Bu sokakta neler oldu hayal et... Konstantinos’u düşün... Buraya vurulan ilk kazmayı... Bu ara sokakta işlenen cinayetleri, yaşanan aşkları, umutsuzlukları, can sıkıntılarını, kahkahaları... Yüzyıllar sonrasına gel... Fatih Sultan Mehmet’in top seslerinin yankılandığı ikindi vaktini düşün... Burada koşuşturanları. Burası çok kalabalık... Tahmin edemeyeceğin kadar... Anlayamayacağın kadar...” O sırada, şimdi otel olarak kullanılan evlerden birinin kafesli penceresi yukarı doğru açıldı. Karanlık odadan muhtemelen Fransız olan yaşlı bir adam kafasını dışarı uzattı. Gökyüzüne doğru baktı... Nefes almak ister gibiydi... Rüzgâr sustu. Ben görünmüyordum zaten. Adam içeri girdi sonra... *** Gökyüzü yüksekti... Yıldızlarsa çok yakın... Derin ve karanlık bir boşluğun içine serpilmiş şenlik donanması gibiydiler... Yıldızlar, parke taş döşeli daracık yolu, solundaki devasa kubbesiyle Ayasofya’yı ve sağında tarihi duvara omuz omuza yaslanmış evleri alacakaranlık aydınlatıyordu... Yerden sıcaklık yükseliyordu günden kalma... Rüzgâr hemen yanı başımda, yaşlı Fransızın çekilmesini bekliyordu... Devam etti: “Boş ver” dedi, “Bırak aramayı...” “Binlerce yıldır... Milyonlarca insan aradı hep... Ama öldüler... Dikkatli bakarsan görürsün... Kaldır zamanı perde perde... Bin beş yüz sene önce de işçiler taş taşıyordu buraya... Sabah göreceksin; hâlâ taşıyorlar... Öncekiler yapıyordu... Şimdikiler onarmaya çalışıyorlar. Yapanların işi daha kısa sürdü. Ama öldüler hep... Ölecekler... Sadece bu sokağın macerası bile, hiçbir şeye sığmaz... Sen neyi arıyorsan da bulacaksın ve sonra ne olacak? Üstelik birazdan sabah olacak...” Kızdım biraz o an... Aramak boşuna olabilir miydi? Üstelik ben kendimi arıyordum... İşte dikkatli bakıyordum ve görüyordum... Kaç defa geçtiğim bu sokakta, kalabalıklar arasında kendimi seçebiliyordum... Kızdım gerçekten... Bu sefer ben soracaktım cevabını ondan bekleyerek, “Peki sen... Sen ne arıyorsun her gece İstanbul’un koynunda?” Yoktu... Sabah olmuştu...
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT