BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Nişanlı mı kalsaydım?!.

Nişanlı mı kalsaydım?!.



Önemli not: İşbu yazı alelade bir seçim günü yazısı olup, okumayanlara herhangi bir müeyyide uygulanmayacaktır. İncelik yüklü, “Erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer” sözü tersten okunduğunda, “Erkeğin yuları midesine bağlı” gibi garip ve garip olduğu kadar da gerçek bir söz çıkıyor. Nişanlılık dönemimi hiç unutamam. Hayatımın en güzel günleriydi. İple çektiğim hafta sonları yüreğimin gümbürtüsünü dinleye dinleye, nişanlımın evine koşardım. Koca narenciye bahçesinin orta yerindeki ev, mütevazi idi ama önündeki dut ağacı, eve bir saray havası veriyordu. Bizim oralarda ağacın altını çamurla sıvamak ve gündelik işleri orada yapmak adettendir. Her gidişimde, sıvanmış dut ağacının altına kıl çul ve onun üzerine Yataş’ın ortopedik yataklarına on basan yün döşekler seriliyordu. Bir de yünden yapılmış koca koca yastıkları koltuğumun altına çekince, kendimi sultan gibi hissediyordum. Nişanlı adam, taşın üstüne bile razı olur ama, yün döşeğe gömülüp, önüme konulan bir tek kuş sütü eksik ikrâmları görünce acayip havalara giriyordum. Hele hele karşıma rahmetli kayınpederim oturup, askerlik hatıralarını anlatmaya başladı mı, ayaklarım yerden kesiliyordu. O zamanlar yaşı 60’ın üzerinde olan kayınpederim, birinci ve ikinci askerliğini öyle anlatırdı ki, ağzım açık kalırdı. Komutanları, muhtarı, nöbet yerlerini, koğuş arkadaşlarını isim isim, tarih tarih anlattıkça; “Vay be. Amma zeki kayınpederim var. 45 sene öncesini bugün gibi hatırlıyor” der; ilerde doğacak çocuklarımın ne kadar zeki olacağının hayâlini kurardım. GEVŞEDİKÇE GEVŞEDİM Nişanlım da peşpeşe çay ve sütlü kahve ikram ederek, döşeğin üstünde gevşememe yardımcı olurdu. Bir de rahmetli güleç yüzlü kayınvalidem, tereyağında pişirilmiş börekleri, yanında ayranla önüme koydu mu, dilim damağım tutulur, elim ayağıma dolaşırdı. Mayışmış vaziyette göbeğimden bağlandığım yularımı gevşetmekten adeta mutluluk duyardım. Doğrusu, yuları kaptırmakta hiç bir mahzur da görmüyordum. Evin büyüğü küçüğü bir dediğimi, iki etmemek için etrafımda pervane gibi dönüyorlardı. Bu kadar iltifata insan yuları değil de, canını verse, ona kahraman demekten başka ne söylenebilirdi ki!.. Uzatmayalım, nişanlılık dönemi fazla uzun sürmedi. Evlendik. Fakat, ben hep o dut ağacının altındaki saltanatı arıyorum!.. Apartman hayatından bıktıkça, dut ağacının altındaki çamur kokusu hâlâ burnumda tütüyor. Gittiğimizde ağaç ve kayınpederim oradaydı ama ne döşek vardı, ne ayran, ne de çay. Evlenince, döşeğin altımdan gideceğini bilseydim, hep nişanlı kalırdım. Nişan saltanatı sürdüğüm dönemlerde, Allah gani gani rahmet eylesin, kayınpederim, “Metiner Bey oğlum, ben birinci askerliğimde...” diye anlatmaya başladıkça, kayınbiraderlerimin babalarını dürtüklemelerini, kaşlarını kaldıra kaldıra; “Babaaa” demelerini aklım bir karış yukarıda olduğu için anlayamamıştım. Benim nişanlıyken razı olduğum, taşa oturma olayı, tam tersine evlendikten hemen sonra gerçekleştiği gibi kayınpederimin, sevdiği askerlik hatıralarından başka herşeyi kafadan sildiğini de sonradan öğrendim. Adamcağız, her gün 3-5 defa askerliğini anlattığı için az önce askerden gelmiş gibi bütün hatıraları hafızasında taze olarak tutmuş. Yuları kaptırdım, ipim çok kısa ama pişman değilim: Döşek, yastık gitse de, çok güzel yemek yapan eşim yanımda ve hayatımdan memnunum. Mide olayı ise gündemden çıkmış değil. Evde lezzetli yemeklere alışınca, dışarıda önüme konulanı yiyemiyorum. FRANSIZ YEMEĞİ Doğru olsa da, “Yemek için yaşanmaz, yaşamak için yenir” gibi lâflara karnım tok. Hep yemek tercihi yaptım. Ne yapayım, yemek seçerim, elimde değil... İstanbul’un sosyete semtlerinde ve 5 yıldızlı otellerde eskiden Anadolu yemekleri pek tanınmaz ve yenmezdi. Varsa yoksa Fransız mutfağı... Oralara takılanlar, dudaklarını büze büze, ağızlarını eğe eğe onları yerler ve ballandıra ballandıra yediklerinden bahsederlerdi. Bizim gibi köylü çocukları ise önümüze uzatılan mönülere uzun uzun bakar ve tanıdık bir yemek ismi bulmaya çalışırdık. Patlıcan diye bir şey ısmarlarsın, alâkasız yemek gelir. Yesem mi, yemesem mi arası gidip, gidip gelirdik... Et yemeği yemek için Florya’daki Beyti, Kaşıbeyaz, Emmim gibi et lokantaları, tandır için ise Ataköy’deki Gelik, bizim gibi etoburların uğrak yeri idi. Beyazıt ve Laleli semtlerinde ise Urfa kebabı ve Güney Doğu tatlıları yenilirdi... Adana kebabını pideye sarıp, yağını akıta akıta yemeye can mı dayanır? Hele bir de üstüne künefe atıştırmak ne büyük mutluluk!.. Bu lezzeti tadabilmek için belli semtlere gitmek mecburiyetindeydik. Biz damak zevkimize göre yemek yiyorduk ve hayatımızdan memnunduk ama ne olduysa oldu, sosyete de yavaş yavaş bizim semtlere inmeye başladı. Fransız yemeklerinden sonra, Çin ve Japon yemekleriyle Uzak Doğu mutfağını deneyen sosyete, oralardan da aradığını bulamayınca, lahmacun ve kebap modasına uydu. Etiler ve Bağdat Caddesi’nde bile et lokantaları açıldı. ANADOLU’NUN ZAFERİ Şimdilerde ise 5 yıldızlı otellerin de bu modaya ayak uydurduğu görülüyor. Otellerin hemen hemen hepsinde, Adana kebaptan patlıcan dolmaya, cağ kebaptan lahmacuna, içli köfteden Karadeniz pidesine kadar her çeşit Anadolu yemekleri bulunuyor. Bu gelişme belki etoburların, otoburlara galibiyeti olarak değerlendirilebilir. Belki de, parayı verenin düdüğü çaldığı şeklinde yorumlanır. Bir gerçek varsa, Türk mutfağı sosyeteyi de sardı ve isteyen istediği yemeği istediği yerde yiyebiliyor. Seçim günü mide yazısı yazmaktan muradım, asla kendim değilim. Kendim için bir şey istiyorsam namerdim. Parti liderleri sokak sokak, kahve kahve dolaştılar ve iş, aş, eş vaat ettiler. Evlerimizin balkonuna kadar afişler asıp, sokakları ilanlarla doldurdular.Herkesin ağzına bir kaşık bal sürüp, midemize hitabettiler. Söz verdiklerinden bir şeyler yiyebilecek miyiz, yoksa benim nişan döşeğinin altımdan çekilmesi gibi hayâllerimiz bitecek mi veyahut da sokaklarda bıraktıkları pislikle mi yetineceğiz; onu zaman gösterecek!.. İstanbul’u lahmacunla dolduran Anadolu insanı, seçimde de kararını sağlam veriyor. Seçim memleketimize hayırlı olsun. Futbolu Alkış’la sevdim Futbol maçlarını televizyondan seyrederim. Bir defa maç seyretmek için stadyuma gittim: Hakan Şükür kaleye doğru süzülünce önümdekiler ayağa fırladı ve golü göremedim. Ağır çekimde görürüm diye bekledim, göstermeyince de çok bozuldum. Televizyondaki tekrarı stadyumda da bekleyince insan komik duruma düşüyor... Maça gitmediğim gibi futboldan da pek anlamam. Fakat futbol haberlerinin tiryakisi oldum. Şaşırdınız değil mi?.. Futboldan anlamayacaksın ama futbol haberlerinin tiryakisi olacaksın!.. Ali Sami Alkış, kanıma girdi... Türkiye Gazetesi spor yazarlarından Alkış’ın yazılarını okumadan duramıyorum. Ali Sami Alkış, spor değil de başka bir şey yazsaydı belki, onu okuyacaktım ama Alkış beni spora bulaştırdı. Herkes spor yazar ama Alkış’ın yazısında bir lezzet var: Bir olayı kasnakladı mı, pes ettirinceye kadar çeviriyor, elense çekip, burgu vuruyor. Tam kıvamına getirdiğinde de, Alkış, narayı basıp, tuş ediyor. Futbolcunun sahada gösterdiği eforu, yazıda gösteren Alkış’ın spor yazılarını okurken, heyecanlanıyorum. Satır aralarında dolaşırken; ayağa fırlayıp, “oley, oley” diye bağırasım geliyor. Ali Sami Alkış’la ara ara görüşürüm. Mizaç olarak yumuşak tabiatlı, ılımlı, olumlu, birleştirici bir insan ama yazarken haksızlığa karşı duyduğu öfke O’nu muhteşem yapıyor. Alkış’tan öğrendiklerimle yarın ben de spor yazmaya başlarsam; şaşmayın!.. Değişim Bugünlerde kitap okuma hastalığım tuttu. Elimde MESS’in ‘Değişim’ kitabı var. Harvard Business Review Dergisinden Seçmeler dizisinden olan ‘Değişim’, hem kafalarda, hem şirketlerde yaşanan değişim rüzgarlarından bahsediyor. Rekabet güçlerini artırmaya çalışan 100 şirketin incelenmesi sonucu yazılan bu kitap; şirketlerin yaşadığı 8 hatadan bahsediyor ve çarelerini sıralıyor. Okuyun siz de değişin.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT