BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Mahallesiz mâbedler...

Mahallesiz mâbedler...

Cemaatle cami, ruhla ceset gibidir. Bunların birbirinden ayrılması iki taraf için de ölüm mânâsına gelir....



Cemaatle cami, ruhla ceset gibidir. Bunların birbirinden ayrılması iki taraf için de ölüm mânâsına gelir... Eskiden “Mâbedsiz Şehir” varmış. Bu yüzden böyle bir ayıbı hicvetmek için kitaplar yazılmış Merhum Osman Yüksel Serdengeçti’nin Ankara’nın cami noksanlığını dile getirdiği bu isimdeki eserinin popülerliğinin son dönemlerine biz de yetişebildik. ‘70’li yıllarda Ankara çok da değişmemişti. Başkent mimarisi, aradan geçen zamana rağmen hâlâ soğuk ve resmi bir üslubun ağırlığını taşıyordu. Ankara’nın yeni mimarî çizgilerle buluşarak yadırganır olmaktan kurtulması Turgut Özal’ın Başbakanlığı’nı bekleyecektir. Her yer gibi Ankara da Özal iktidarı ile birlikte yeniden yapılanmaya başladı. Böylece şehir, o kalın, soğuk, kiremit renkli hantal binaları yeni manzarası içinde eritti de biz de -belki garip gelecek ama- ürkmeden oraya gidip gelmeye başladık. Yeni çehresinde Ankara sadece şeklî bir değişikliğe uğramamış; aynı zamanda muhteva zenginliğini de kazanmıştı. Artık Ankara, ibadethaneleri sadece tarihî Hacıbayram Camiî, Zincirli Camiî ve Kaledeki birkaç Selçuklu devri camilerinden ibaret değildi. Ezansız Semtler Herhangi bir Anadolu vilayetinin ihtiyaçlarını karşılayacak miktardaki camiler Başşehir Ankaray’a yetmiyor; bu yetmezlik, millî hislerle dolu kalblerde kırıklıklara yol açıyordu. “Mabedsiz Şehir” bu duygularla kaleme alınmıştır... Konuyu daha eski yıllarda işleyenler de vardı... Bu defa başka bir şairin tesbit ve tasvirlerine şahîd oluyorduk... “Ezansız Semtler...” Osman Yüksel Serdengeçti, 40-50’li yıllar Türkiye’sinin Ankara’sı için öfkelere bürülü saklanmış göz yaşları dökerken Yahya Kemal Beyatlı, 20’lerin 30’ların Kadıköy’üne ait müşahedelerini yazmıştı... Zamanımızdan 70 yıl...40 yıl gerilere giderek iki duyan yüreğin ıstıraplarını tahmin edebiliyor musunuz? Onlar, daha nice akranları ile birlikte üç kıt’aya yayılmış bir imparatorluğun çocukları olarak dünyaya gelmiş, fakat küçük bir coğrafyaya sığınmak zorunda kalmışlardı. Bunun ne denli çekilmez mecburiyetler olduğunu ancak o devir nesilleri bilir. Bir imparatorluk kültüründen gelenlerin gördüğü hata ve ihmaller, bu kalemler tarafından gözler önüne serilir. Yahya Kemal’ler, Osman Yüksel’ler ezansızlık ve mabedsizlikten şikâyetçidirler. Yazdıkları ile kitleleri sarsmak istiyorlardı. Şimdi harp sonrası yokluk günlerinin o acı manzaraları uzaklarda kaldı. Yahya Kemal’ler, Osman Yüksel’ler vazifelerini yaptılar. Menderes- Demirel-Özal dönemleri Türkiye’sinde yurdun dört bir yanında mâbedler yükseldi. Ankara da Kadıköy de memleketimizin her karışı da camilerle dolu. Mahallesiz Camiler Bu noktada iki gelişmeyi yaşadık... Birincisi... Köyden şehire göçenlerin büyük şehirleri kenar semtlerden başlayarak camilerle donatmaları. Eski köylü, yeni şehirliler, nisbeten yozlaşmış beldeleri -sanki- tekrar bu vatana kazandırıyorlardı... İkinci olarak da ... Tarihî semtlerdeki tarihî camilerin mahallesiz kalmaları. Sosyal, iktisadî değişikliklerle şehirlerin merkezler dışına kaymaları Sultanahmed, Yeni Cami, Süleymaniye, Rüstempaşa, Bâyezid, Laleli ve benzerlerini mahallesiz bıraktı. Buralar gibi diğer semt ve şehirlerde de aynı misallere rastlamak mümkün? Mahallesiz kalmak tabiatiyle cemaatsiz kalmaktır. Bugün Suriçi İstanbulu’nun mahalleden mahrûm kalmayan büyük mâbedleri sadece Fatih kazası hudutları içindedir. O da Fatih Camiî Şerîfi, Yavuz Sultan Selîm Camiî Şerîfi, Mihrimah Sultan Camiî Şerîfi, Hırkayı Şerîf Camiî gibi birkaç tane.. Aksaray’daki Murad Paşa Camiî ile Üsküdar’ı nisbeten hariç tutarsak Boğazın iki kıyısı boyunca inci taneleri gibi sıralanmış camiler hep mahallesizdir. Hatta Eyüp Sultan Camiî Şerifi dahi mahallesizdir. Mahallesiz camiler, birer ‘Çarşı Camii’ haline gelmiştir. Yani buralarda camiler bazı vakitlerde boynu bükük ve cemaate hasret kalırlar. Mahallesiz Camiler’de sabah ve yatsı namazlarında cemaat yoktur. Cemaatten mahrumiyet yer yer imam ve müezzinden ibaret iki kişilik cemaate kadar düşmektedir... Bu ne kadar devam eder şimdiden kestirmek zor. Uydu kentler, tarihî mekânları boşaltarak hemen her vilayetimizde benzeri trajik manzaraları yaşattılar. Korkumuz kalan semtlerin de elden çıkmasıdır. Bir Fatih, bir Üsküdar mahalleleri de gün gelir mahalle sakinlerinden boşalarak buralar da eciş-bücüş işyerleri ile işgal edilirse kalan camiler de mahzun olurlar. Zaten öteden beri böyle bir korku da var. Suriçi İstanbulu’ndaki evleri yavaş yavaş tahliye ederek Bizanslaştırma tarzında bir iddia da derinden derine işitiliyor. Bu iddia ne kadar doğrudur kestirmek zor. Böyle niyeti olanlar bulunabilir. Ama Türk milletinin toptan yok olmadan bu ihaneti kabul etmesi mümkün değildir. Müthiş tesbit Eminönü’ndeki Yeni Cami’in etrafındaki bina ve konaklar yıkılarak ibadethane ortaya çıkartılırken bunu gören en gözde talebesi camiin olanca heybet ve estetiği ile yükselmesinden duyduğu zevkle yıkımı hocası Abdülhakim Arvasî hazretlerine bahseder. Efendi hazretlerinin tavrı müthiştir. O zamandan camilerin geleceğini keşfeder. -Siz buna seviniyor musunuz? Camiler, mahallelerden mahrum kalarak cemaatlerini kaybedecekler. Hakîkaten bu tesbît aynen gerçekleşti. Sultanlar, hanım sultanlar, sadrazamlar ve eşraf tarafından inşâ edilen o benzersiz mâbedler mahallesiz kaldılar. Mahallesiz kalınca da şimdi cemaatsizliğin ıstırabını yaşıyorlar. Camiler, içinde okunan Kur’anlarla, mevlidlerle, günde beş vakit kılınan namazlarla bu ülkenin ruhudur. Onlar, birer taş yığını değildir. Üç bin, beş bin, on bin, on beş bin kişilik cemaat çağlayanları ile vecd ve huşu içinde Allahü teâlâ’nın “evim” buyurduğu payeye yükselen mâbedlerin cemaatten mahrumluğunun ne demek olduğunu iyi anlamalı. Eğer; bir gönül sahibi bu trajedi ile mahzunlaşıyorsa bilsin ki mihraptan minareye o hüznü o camiler fazlası ile yaşıyor. Sade onlar mı? Başta bânisi olmak üzere taş taşıyanından mimarına kadar cümle hakkı geçmişler üzülüyor. Bir sabahı, bir yatsıyı bu camilerde eda edemez miyiz? Niçin olmasın? Hem bu olabilir hem de bu yanlış şehirleşme bir ân evvel durdurulabilir. Hükûmetlerin bir de eski şehirleri yeniden meskûn mahaller haline getirme projeleri olmalı. İş yerleri sur dışlarına taşınarak bu düşünce yavaş yavaş hayata geçirilebilir. Başkaları, asırlar evvelinin rüyaları ile hâlâ Bizans ham hayalleri güderken biz bunu yapmazsak veballerin en ağırının altına girmiş oluruz. O zaman müzeleşmiş camiler Ayasofya’dan ibaret olmaz. Onlarca müze ortaya çıkar. Böylece cemaati olmayan camiler turistik mekân haline gelirler. Cemaatle cami, ruhla ceset gibidir. Bunların birbirinden ayrılması iki taraf için de ölüm mânâsına gelir.... Bu sebeple gayreti sadece hükûmetlerden de beklememeliyiz. İmkânı olanlar, yaşadıkları beldelerde tarihi mekânlarda ahşap ev, konak gibi eski evleri satın alıp onararak yeniden müstakil evde hayat sürme zevkini tadabilirler....
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT