BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Anadolu Erenleri

Anadolu Erenleri

Şems-i Tebrizi sırların kapısını araladıkça Mevlânâ coşar. İlahi aşk üzerine içli beyitler yazar. Eşine az rastlanan bir divan şekillenmek üzeredir ancak...



Ayrılık hem zor hem çok acıdır Hasret Şems- Mevlânâ dostluğu hikmetlerle doludur, ancak bazı nasipsizler hocalarını kendilerinden koparan garip dervişe diş bilerler. Adına kıskanmak mı denir, yoksa çekememezlik mi bilemeyiz ama dedikodu üretirler. Mevlânâ az kimseye nasip olan sırlara kavuşunca etrafındakileri göremez. İlahi aşk ile kendinden geçer. Ama Şems-i Tebrîzi sakin ve şuurludur. O değil yüzleri kalpleri okur. Gitgide artan tadsızlığın farkındadır. Mevlânâ’ya bir şey yapılmasından endişe eder. Vedâlaşmanın acısına dayanamayacağını düşünür ve geldiği gibi sessizce gider, Konya’yı terkeder. Mevlânâ Hazretleri perişan olur. Onun yokluğuna dayanamaz. Gece gündüz yoldaşını sayıklar, onun için yanık mısralar yazar. PİŞMAN OLURLAR AMA Günün birinde yalancının teki Mevlânâ’ya “Gözünaydın” der, “Şam’dan geliyorum, Şems-i Tebrizi’nin sana selâmı var.” Mübarek cübbesini, takkesini, elindekini, cebindekini nesi, ama nesi varsa bu adama verir. Sevenleri araya girer “Yalan söylüyor efendim” derler, “Bırakın Şems-i Tebrizi’yi görmeyi, Şam’a bile gitmedi!” Mevlânâ Hazretleri buruk buruk güler, “Biliyorum” buyurur, “ben zaten onları yalanına verdim. Hakikisine canımı verirdim!” Konyalılar bu içli manzaralar karşısında pişman olurlar. İftiracılar nefis muhasebesi yapar, nurlu misafire haksızlık ettiklerini anlarlar. Hatta “Aman Şems-i Tebrizi gelsin de” derler, “İsterse Mevlânâ bizimle hiç görüşmesin!” Celaleddîn-i Rûmî asırlar kadar uzun geçen günlerin ardından Şeyhinin izini bulur. Onu tekrar Konya’ya davet eder. “Kâbul” cevabını işitince çocuklar gibi sevinir ve oğlunu (Sultan Veled) Şam’a yollar. Sözkonusu seyahat hikmetlerle doludur. Mevlânâ’nın oğlu bu Allah dostuna çok hizmet eder. Bir köle gibi atının arkasından yürür ve bir ömür çalışsa ulaşamayacağı nimetlere kavuşur. Hallere sırlara gark olur. Gün gelir yol biter, Konya görünür. Mevlân⠓Geliyorlar” müjdesini getiren gence o kadar çok şey bağışlar ki kendisi fakir kalır. Şems’in dönüşü muhteşem olur. O gün bütün Konya ayaktadır. İki Hakk aşığının kucaklaşması duygu yüklüdür, en taş kalpliler bile hıçkırıklara boğulur. Şems Hazretleri Mevlana’ya döner: “Benim bir serim (başım) ve bir sırrım vardı” buyururlar, “serimi sana verdim, sırrımı oğluna!” AYRILIK Konyalılar bundan böyle Mevlânâ Hazretleri’nin kendilerine iltifat edeceğini sanırlar. Ama bu kez yüzünü bile göremezler. Şems anlatır Mevlânâ yazar. Şems anlatır mevlânâ yazar. İki Hakk aşığı başbaşa verir, dünyayı unuturlar. Günlerce mescide kapanırlar. Yine fısıltılar başlar, dedikodular ayyuka çıkar. Şems-i Tebrizi gibi bir veliye “büyücü mü ne?” diye kulp takarlar. Mevlânâ aldığı manevi haz ile bir şey görmez, ama Şems Hazretleri yaklaşan akıbetin farkındadır. Hatta bir ara Sultan Veled ile vedalaşır ve “Bu seferki ayrılığın acısı derin olacak” der. İşte o sıralarda bir gece (5 aralık 1247) Şems-i Tebrizi’yi dışarı çağırırlar. Mevlânâ Hazretleri sadece “Allah” diye bir ses duyar ve hızla dışarı çıkar. Ama kimseyi göremez. Yerdeki kan izlerine bakılırsa görüşmeleri ahirete kalmıştır. Çok geçmez Sultan Veled Hazretleri rüyasında Şems-i Tebrizi’nin atıldığı kuyuyu görür ve eliyle koymuş gibi bulur. Mübareğin nurlu naaşını alır medreseye defnederler. Mevlânâ Hazretleri üzerinde çalıştıkları eseri bir başına tamamlar ve adını “Divan-ı Şems” koyar. Büyük veli bundan böyle halk içine çıkar ve yeniden sohbete başlar. Şimdi daha mânâlı konuşur ve daha kuşatıcıdır. Derslerine yüzlerce kişi katılır, evine girinceye kadar etrafında pervane olurlar. Talebelerinin hepsi çok şey kazanır ama Hüsameddin Çelebi ve Selahattin Zerkûb başkadır. Sultanlar bile korkar Selçuklu sultanları, Celâleddin Rûmi Hazretlerine çok hurmet ederler. Hatta Alâaddin Keykûbat “Bütün erlerim benden korkuyorlar, halbuki bilmiyorlar ki ben de bu Allah erinin heybetinden titriyorum” der. Birgün Mevlânâ Hazretleri Sultan Rükneddin’in evinde peydâhlanır ve “Çabuk!” der, “Çabuk dışarı çıkın!” Onlar çıkarlar ev yıkılır. Bu aşikare keramet sultana çok tesir eder. İşte tam o günlerde bazı beyler Rükneddin’i Aksaray’a davet ederler. Sultan Mevlânâ Hazretlerine sorar. “Gitme” buyururlar, söz dinler gitmez. Ama ikinci dâvete sormadan gider ve katledilir. Mevlânâ Hazretleri şairdir, sanatkârdır ama doğru bildiğini dosdoğru söylemekten sakınmaz. Hatta bir gün nasihat isteyen sultana “Sana ne nasihati vereyim? Sana çobanlık emretmişler, kurtluk yapıyorsun, bekçilik emretmişler, hırsızlık yapıyorsun. Allah-ü teâlâ’nın nimetlerini yiyor, ama şeytana uyuyorsun!” diyecek kadar açık yüreklidir. DEVAM EDECEK
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT