BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Hangi araba, hangi şoför?

Hangi araba, hangi şoför?

1980’li yıllarda İstanbul’da bulunmuştum. Ah İstanbul hatıraları ah. Seni unutmak mümkün mü?.. Bir gün, belediye otobüsüyle Mecidiyeköy’e gelmiştim. Otobüs durunca kucağıma deri bir çanta düştü. Fermuarı biraz açılmış haldeydi. Rüya mı görüyordum bilmiyorum ama içinden yeşil yeşil dolarlar gözüküyordu işte...



İçel’den Halil Şanlı’nın mektubu, öğrencilik yılları, askerlik, köylerde öğretmenlik ve emeklilik derken, bir bakıma çocukluktan bu ana kadar yaşadığı hayatın özeti. Unutulmayan bölümlerini sunuyoruz. “Tarsus ortaokulunu henüz bitirmiştik ki, öğretmenler kurulunun müjdeli kararını açıkladılar: -Beş kişi, Diyarbakır öğretmen okulunda yatılı olarak okumaya hak kazandınız. Nasıl sevindiğimizi anlatamam. Aralık ayına doğru teslim olduğumuz yeni açılan bu okula, Türkiye’nin dört bölgesinden yüzlerce öğretmen adayı toplanmıştık. Müdürümüz centilmen bir kişiliğe sahipti ama bir bakışından da ödümüz kopardı. Bazan tokatladığı da olurdu hani. Aynı zamanda geometri dersimize de girerdi. Bu dersi bir türlü sevememiştim. Bu yüzden onun dersinden sınıfta kaldım. Arkadaşlarım bir üst sınıfa geçmişlerdi. Ben ve tek dersten kalanlarımız boynumuz bükük bir köşede oturuyor, için için ağlıyorduk. Derken Demokrat Parti idareyi ele almıştı. Dediler ki: “-Başbakan Adnan Menderes Diyarbakır’a geliyormuş. Bir yolunu bulup, konuşun.” Bunu duyar da fırsatı değerlendirmez miyim? Bir fırsatını bulup Başbakan’ın yanına sokuldum. Benimle beraber tek dersten kalan arkadaşlar da peşimdeydiler. Öğrencinin dersinden başka derdi ne olur ki? O zamanlar, şimdiki gibi böyle korumalar yoktu galiba. Hiçbir engele uğramadan, durumumuzu anlatan dilekçeyi Başbakana uzattım. Rahmetli Menderes dilekçeyi aldı. Konuşmasına kısa bir ara vererek seri bir halde göz gezdirdi. Sonra hafif bir gülümsemeyle gözlerini bize çevirdi: “-Tamam çocuklar. Hadi şimdi okulunuza gidiniz. Bu probleminizi halledeceğim” Allahım mutluluğumuza diyecek yoktu. Bir hafta sonra, bir emir geldi ve bir üst sınıfa geçtik. Daha sonra geometri dersi çok kolay gelmişti ama öyle bir hatıraya sebep olmuştu. Yıllar göz açıp kapayıncaya kadar geçip gitmişti. Okulu bitirip bir yıl öğretmenlik yaptıktan sonra yedek subay okuluna Ankara’ya gittik. Allahım ordumuz ne muazzammış meğer. İstediğimiz kadar yemek yiyorduk. İstirahatımız temin ediliyordu. Aynı zamanda sıkı bir eğitim veriliyordu. Her türlü silahın kullanılması öğretiliyordu. Yedek subay okulunda gerçekten piştik. Bu okulun hiç unutamadığım şeylerinden biri de, doya doya yediğimiz leziz yemekleriydi. Kışın yaklaştığı bir zamanda askerlik hizmetimi bitirince öğretmenlik görevimize döndüm. Üzerimde resmi elbise, Binboğa Dağları eteğindeki Göksun’un yolunu tuttum. Kahramanmaraş’a geldim. Bana kuzeyde bir yön gösterdiler. Lapa lapa kar yağıyor. Yol yok, bel yok. Elbistan üzerinden buğday taşıyan kamyonlarla ulaştık Göksun’a. İçime gariplik çökmüştü. Hanım hamile, kayınvalidem de yanımızda olduğu halde mecburen kamyoncunun evine misafir olduk. Bugünün insanı, anlamakta gerçekten zorlanır ama eşyalarımız birkaç hafta sonra geldi. O zamana kadar hiç tanımadığımız kamyoncunun evinde misafir kaldık. Onlar da, hiç surat asmadılar. Köyün hali içler acısıydı. Evlerde içme suyu yoktu. Herkes caminin önündeki çeşmeden su getiriyordu. Kağnı gıcırtıları insanın kulağını tırmalıyordu. Posta, katırla geliyordu. Eşyalarımız geldiğinde bir ev tutup mütevazı eşyamızla yerleştik. Bir zaman sonra buradan Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü sınavlarını kazanınca ailemi zorla ikna ederek Ankara’ya geldim. Okul yatılı. Her şeyimiz okulca karşılanıyordu. Devam zorunluluğu yoktu. Mustafa Üstündağ bizim şubedeydi. Hani, Milli Eğitim Bakanlığı da yapmıştı. Derken 27 Mayıs 1960 ihtilaliyle evlerimize gönderildik. Sonradan bizi çağırdılar, diplomalarımızı aldık ve görev yerlerimize gittik. Çeşitli yerlerde çalıştıktan sonra 12 Eylül 1980 ihtilalinden bir ay önce de emekli oldum. Mesleki hayatımın özeti böyle. Gelelim emekli olduktan sonraki yıllarıma. 1980’li yıllarda İstanbul’da bulunmuştum. Ah İstanbul hatıraları ah. Seni unutmak mümkün mü?.. Bir gün, belediye otobüsüyle Mecidiyeköy’e gelmiştim. Otobüs durunca kucağıma deri bir çanta düştü. Fermuarı biraz açılmış haldeydi. Rüya mı görüyordum bilmiyorum ama içinden yeşil yeşil dolarlar gözüküyordu işte. Dikkat ettim. Paralarla birlikte bir de yabancı pasaport gözüküyor. Etrafıma bakındım. Kimsenin kimseden haberi yok. Herkes birer ikişer terkediyor otobüsü. Şoförün yanına gittim: -Şoför bey, otobüste buldum bu çantayı. -Ne çantası o? -İçinde dolar falan var. Pasaport da. Buyurun size teslim ediyorum. Şoför önce dudak büktü. Şöyle bir yutkundu. “Tamam, ver bakalım” diyerek aldı. Arabadan indikten bir süre sonra aklım başıma gelmişti. Tabii ya, ben parayı hangi arabaya, hangi şoföre teslim etmiştim? Devamı yarın
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT