BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bodrum sevdalısı Cevat Şakir

Bodrum sevdalısı Cevat Şakir

Yokuşbaşı’nda Bodrum’u göreceksin, sanma ki geldiğin gibi gideceksin Senden öncekiler de böyleydiler, akıllarını Bodrum’da bırakıp gittiler...



Yazdığı hikâyeden dolayı Bodrum’a sürülen Cevat Şakir Çine’de 6 gün kalır ve üzerinde “Allah’a emanet” yazan bir hurda ile Muğla’ya yollanır. Minare merdivenini andıran yollardan, eşkıyanın devlet postası soyduğu karanlık vadilerden geçer, Vilayete varırlar. Muğla’da onu bir Jandarma subayı esir alır, zira Komutan Bey o günlerde şehre gelen tiyatro kumpanyasındaki kadın oyuncuya abayı yakmıştır. Mademki mahkum ünlü bir ediptir, oturup aşk mektupları yazmalıdır. Bir, iki, üç, beş... Cevat Şakir’i onbeş gün eli altında tutar, yaz babam yaz... Nihayet sıkıntıdan patlar bir mektup da valiye yollar. Yollar da yanık âşığın elinden yırtar. Vali Bey Bodrum kaymakamına hitaben bir emirname kaleme alır ve “mücavir alan içinde serbest bırakılsın” der, “kasabada dilediği gibi dolansın. Yalnız dikkat edin denize açılmaya.” Hürriyet budur işte, ohh ne ala, ne ala. Zincir hücre yoktur, başka ne arzular. Günler sonra bir araba bulur Milas’a varırlar, Milas’taki subay Büyükada’dan tanıdığı çıkar, gönlünce gezer tozar. Yolsuz kasaba Bodrum’un henüz yolu yoktur. Onu postacı Mustafa’nın yanına katar, bindiği atın kabasına bir şaplak vururlar. Büyük İskender’in savaş arabalarından beri (2300 yıldır) tekerlek dönmeyen coğrafyada ilerlemeye başlarlar. At yolculuğu çok sarsar. Gönlünün rızası ile iner, kendisini çıtkırıldım kalem efendisi sananlara inad tempolu bir yürüyüş tutturur. Mis gibi reyhan, kekik kokan havayı içine çeker, ciğerleri bayram yapar. Derken rüzgar serinler, Cevat Şakir henüz görmeden denize yaklaştığını anlar. Bir tepeyi aşmışlardır ki Bodrum ansızın karşılarına çıkar. Şırrrakgurrrr... Masmavi bir gürleyiş... Dalgalar... Akşamın cividinde koyulaşan deniz. Binlerce mil uzanan heybet, burunlar, koylar... Meltem, buğu, koku... Güya hapis... Keyfe bak... Rüzgar gitgide ıslanır, ufak ufak tuzlanır, saçlarının arasında dolanır, yüzünü gözünü okşar. Düğmelerini açar ve koşar. Koşar, deniz kabuklarına, çakıllara varıncaya kadar. Ak köpüklere ulaşınca durur, parmaklarını yosunlu kumlara daldırır, avuç avuç başına çalar. Dalgalar “hummmm” diye vurur, “fıss fısss” ede ede çekilip kaybolurlar. Çocukluğundan beri ilk defa ağlar. Hıçkıra hıçkıra ağlar. Ne büyüksün ya Rabbi... Şükran! Aylar süren bir yolculuktan sonra nihayet, Bodrum’a vasıl olurlar. Şirin bir kaza. Daracık daracık sokaklar, camlarda teneke teneke fesleğen, karanfiller, şebboylar. Hani öyle iki dükkan bir fırın da değildir, çarşısı insan kaynar. Meyve, sebze, balık... Tezgahlardan bereket taşar. Hoş bu güzellik içinde insan sadece ekmek ve su ile yaşar. Bodrum’da onu jandarmaya teslim ederler, jandarma da kaymakama. Kaymakam Muğla valisinin yazdığı cümleyi tekrarlar. “Buyrun serbestsiniz, malum hudutlar arasında”. Halbuki Müddeiumumi (savcı) “kalebend” ifadesine takılır, kale yıkık olduğuna göre reyi kodese kapatılmasından yanadır. Neyse ki Kaymakam işi tatlıya bağlar, böyle bir şey vuku bulmaz. Hatta dahasını da yapar; önüne düşer ona deniz kenarında, tertemiz, kutu gibi, ak kireçli, bahçeli, asma gölgeli, kuyusu olan dört odalı bir ev tutar. Ev sahibi 25 deyince Cevat Şakir hiiiç itiraz etmez 25 lirayı avucuna tokalar. Kaymakam “ne yapıyorsun sen” der, bu diyarda kira 25 kuruştur, çok çok 30 olsun, o kadar. Ayıp olmasın diye 6 aylık peşin verir de içi rahatlar. Taaa Üsküdar’dan beri sürüklemeye çalıştığı ağır mahkumiyet yükü omzundan kalkar, âdeta kuşları uçar. Gider manifaturacıdan birkaç metre memmerşahi kestirir, kendine bir cibinlik çakar. Bavulunu kenara atar, şiltesini yayar. Kuş böcek sesleri içinde uykuya dalar. Sabah renkler belirginleşir, portakal ağaçları zeytinler, mercan kırmızısı bir desti, denizde yol yol lekeler, zümrütvariler, leylakiler, karanlık morlar. Mavi mavi masmavi Gün masmavi bir nur gibidir, öyle mavidir ki ışık iliklerine işler, gölgesini bile maviye boyar. Saydamlaşıyor mudur acaba? Halk kul hakkından korkar. Kimse kapı kilitlemez ve kimse hırsızlık yapmaz. Bodrumlular yazar deyince ak saçlı, bükük belli bir ihtiyar beklerler, henüz 35’lik genci görünce çok şaşarlar. O da onlara şaşar, bütün gün kahvede oturup, tavla, iskambil, domino oynayanları anlayamaz. Sorar “ne yapıyorsunuz böyle?” - Vakit öldürüyoruz. İnsanın ömrü öldürdüğü vakitlerden ibarettir oysa... Bunun adı şu olabilir: Ufak ufak intihar. Bıkkın bezgin insanlar... Hepsinin ağzında aynı şikâyet: “Burada hayat mı var?” Var ya, şu güzelim beldede neler yapılmaz? İlk işi demirciden orfos için kancalar dövdürüp, camideki yaşlıları dağıtmak olur. Tın tın bastonlarına yaslanan kafile, kale ardında olta atar. Bekledikleri kadar balık tutamasalar da bundan hoşlanır, artık bir işe yaradıklarına inanırlar. > Tarihî belde Bodrum, milad öncesinden kalma bir kenttir, Halikarnas Kraliçesi Artemisya zamanında hayli mamur ve güçlüdür, öyle ki surlarını İskender bile aşamaz. Sen Jan Şövalyeleri, Haçlılar derken Türklerin eline geçer. Dedelerimiz hilalli bayrağı burca asarlar. Cihan harbinde Fransızlar Bodrum kalesinde cephane olduğunu sanır, Dupleix kruvazörünü yollarlar. Topçu binbaşısı bebek gibi masum masum uyuyan şirin beldeye kıyamaz “şimdi biz burayı mı bombalayacağız” diye sorar. Komutan kasabadaki jandarma çavuşuna “kaleyi yoklayacağız” diye haber yollar. Çavuş “ne haddinize” diye gürler ve direniş başlar. Çiftesini çakmaklısını kapan koşar. Turgut Reis’in torunları (o da Bodrumludur malum) Limana gönderilen filikadakileri yakalar, gemiyi yaylım ateşine tutarlar. Dupleix kruvazörü 24 santimlik toplarını gürlete gürlete kaçar, bu arada antik kaleyi yıkar atar. Bodrumlular esirlere itina ile bakarlar. Yaşlı teyzeler “bunlar da ana kuzusu” der, oturup katmer yaparlar...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT