BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Kul hakkının önemi

Kul hakkının önemi

Hak denilince sadece maddî ve parasal değerleri düşünmek yeterli değildir. İnsanları kalben incitecek, gönüllerini kıracak davranışlardan sakınmak gerekir. Kalp kırmak, ibadetlerin feyiz ve bereketinden mahrum kalmanın en önemli sebeplerindendir.



Ramazan-ı Şerîf’in manevî feyiz ve bereketiyle iman sahiplerinin pek çoğu sâir zamanlara göre kulluk vazîfelerine, ibadet ve tâate daha çok zaman ayırıyorlar. Sağlıklı ve zinde olanlar için bu kısa ve serin kış günlerinde oruç tutmanın kayda değer bir zorluk ve meşakkati olduğu söylenemez. Fakat hemen belirtmek gerekir ki, Allah ve Peygamber inancını çağdaş anlayışla bağdaştıramamış olanlar, bu kadar sıradan bir fedakârlığı bile anlamsız sayabilirler. Bu bakımdan inancı gereği Ramazan orucundan başka hiçbir dînî yükümlülük endişesi bulunmayan mü’min kardeşlerimizi de takdîr ve övgüyle karşılamalıyız. Çünkü onlar nefsânî zevk ve hazların şuursuz tutsağı olmuş kimselere bakarak sadece oruç tutmakla olsun çok ciddî bir manevî sorumluluk örneği vermektedirler. Bu da onların gönlündeki iman nûrunun inkâr edilmez bir nişâne ve belirtisidir. BU GÜNLERİN KIYMETİNİ BİLMELİYİZ Elbette ki dünya hayatının fânî; âhiretin ise sürekli ve sonsuz olduğuna inananlar, burada kulluk vazîfeleri adı altında ne kadar güzel amel ve aksiyona imza atmışlarsa kendilerini o ölçüde kazançlı ve bahtiyar sayarlar. Bunun için özellikle ruhların ve gönüllerin manevî huzur ve uyanıklığa erdiği bu Ramazan-ı Şerîf günlerinde huzurlu ve faydalı faaliyetlere imkân ve tâkatler erdiği ölçüde katılmak en akıllıca ve kazançlı hareket olarak değerlendirilmelidir. Bizim kâğıt üzerindeki bu temennîmiz aslında uygulamada çok sevindirici oluşumlarla memnûniyet verici bir seviyede gerçekleşmektedir. Müslümanların sosyal yapıları üzerindeki objektif gözlemler bunu çok çarpıcı örneklerle doğrulayacaktır. Terâvîh namazlarının büyük ve kalabalık cemaatlerle kılınması, sadece Ramazan-ı Şerîf günleriyle sınırlı kalsa da vakit namazlarının bazı mü’minlerce dikkat çekici bir heyecan ve ciddiyetle îfâsına gayret edilmesi bu gözlemlerin önemli tesbîtleri olacaktır. Bütün bunlar bu feyizli günler geçtikten sonra terkedilmiş olsa bile insanın manevî yapısında ve gönlünde önemli izler bırakacaktır. İlâhî lutuf ve ihsanlara kavuşmanın yolu da kalbî kulluk vazîfelerinin îfâsı esnâsında hissedilen huşû’ ve teslîmiyetle yapılan hâlisâne duâ ve niyazlardan geçmektedir. Cenâb-ı Hak “Benden isteyin, size istediklerinizi vereyim” buyurmaktadır. Yüce Allah’tan istemek, duâ etmek demektir. Duâ, ne kadar uyanık bir kalp ve ne ölçüde hâlisâne duygularla yapılırsa o nisbette feyizli ve kazançlı sonuçların alınması müyesser olur. Uyanık bir kalp, temiz ve ihlâslı duygular; tevbe, istiğfar ve salih amellere devamla elde edilebilecek bir mazhariyet ve mutluluktur. Bunun için Cenâb-ı Hakk’a karşı önemli kulluk vazîfelerimizden olan namaz, oruç ve zekât gibi farz ibadetlerin yanında kul ve hayvan haklarına olabildiği ölçüde saygı göstermek zorunda olduğumuzu unutmamalıyız. HELÂLLEŞMEYİ DE GECİKTİRMEMELİYİZ Sözgelimi başkasına âit bir mal veya menfaati, çok cüz’î bir parayı bile sahibine iade etmenin yıllarca ibadet etmekten daha önemli olduğunu düşünerek bizzat kendimizin olsun, nafakası üzerimize borç olan aile efrâdının (bireylerinin) olsun kimsenin boğazından ne Ramazan-ı Şerîf’te ne de sâir zamanlarda haram lokma geçmemelidir. Hakkına tecâvüz edilen, hakkı yenilen kişiye (müslüman olsun gayr-i müslim olsun) hakkı hemen ödenmeli ve kendisiyle hemen helâlleşmelidir. Öldüyse onun adına tasaddukta bulunmalı, çoluk çocuğuna, vârislerine borcumuzu ödemeliyiz. Ramazan-ı Şerîf esnâsında ve dışında ibadetle meşgul olan kimselerin ibadetlerinin netîce ve bereketini görebilmeleri, kul hakkına gösterdikleri dikkat ve riâyete bağlıdır. Hak denilince sadece maddî ve parasal değerleri düşünmek yeterli değildir. İnsanları kalben incitecek, gönüllerini kıracak davranışlardan sakınmak gerekir. Kalp kırmak, ibadetlerin feyiz ve bereketinden mahrum kalmanın en önemli sebeplerindendir. Ev halkından olanlara, konu komşu, akraba ve taallukat ve iş arkadaşlarından tutun da yollardaki, ulaşım araçlarındaki ve alış veriş merkezlerindeki insanlara olabildiği ölçüde insanca ve nâzikâne davranmak, Peygamber Efendimizin hem sözlü olarak hem de bizzat kendi müstesnâ ve örnek davranış ve uygulamalarıyla telkîn ettikleri en ciddî ahlâkî sorumluluklarımızdandır. Dînî, hukukî ve kanûnî bakımdan açıkça suçlanması mümkün olmayan davranışları, bazı kişisel değerlendirmelerle görgü ve gelenek dışı olduğu gerekçesiyle dedikodu mevzûu yaparak yüklenilen manevî sorumluluk, iftira ve bühtân olarak düşünülür. Böyle durumlardan şiddetle sakınmak icap eder. Böylesi veballer, ibadetlerinden uhrevî ecir ve sevap bekleyen nice müslümanın âhirette iflâsına ve hüsranına sebep olacaktır. Peygamber Efendimiz bizleri bu konularda ısrarla uyarmış, hayırlı amel ve davranışlarımızın boşa gitmemesi için dikkatli olmamız gerektiğini öğütlemiştir. Bu mübarek günlerde hâlis niyetli ibadetlerimizi, kul haklarını en hassas insanî duygular içinde kollayan sorumluluk dolu davranışlarla süslersek hem dünyamızı hem de ebedî hayatımızı gerçek anlamda ihyâ etmiş oluruz.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT