BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Rehine sendromu

Rehine sendromu

Rehinelerin, kendilerini rehin alanlara aşık olduğunu duymuş muydunuz? Duymadıysanız, duyun; sık rastlanan bir vaka çünkü bu. Hatta, kendini kurtarmaya gelen polisle çatışmaya giren rehineciye bir şey olmasın diye kendi bedenini siper etmeye kadar vardırıyor rehine bu salaklık halini. Daha da ileri gidip polise taş ve sopayla saldıranlar bile var.



Rehinelerin, kendilerini rehin alanlara aşık olduğunu duymuş muydunuz? Duymadıysanız, duyun; sık rastlanan bir vaka çünkü bu. Hatta, kendini kurtarmaya gelen polisle çatışmaya giren rehineciye bir şey olmasın diye kendi bedenini siper etmeye kadar vardırıyor rehine bu salaklık halini. Daha da ileri gidip polise taş ve sopayla saldıranlar bile var. Buna “rehine sendromu” deniyor. İsveç’in başkenti Stokholm’da banka soyma teşebbüsünde bulunan Jan Erik Olsson’a rehinenin yardımcı olmasından dolayı bunun adına “Stokholm sendromu” denildi ve olayın 30’uncu yılında filmi de çekildi. 6 gün süren gergin bekleyiş esnasında halk polisi “agresif” davranmakla suçlayıp Olsson’ı “mağdur” ilan etti. Türk polisinin başına ise buna benzer olaylar her gün geliyor ama sineye çekmekten başka bir şey yapamıyor gariplerim bu gibi ithamları.. Her neyse. Konuyu dağıtmaya gerek yok. Sadede gelelim. Türkiye’de 60 senedir sözde demokrasi var. Halk kendi temsilcisini seçiyor, onlar da kendilerini seçen halka hizmet ediyor. Derlerse de inanmayın. Yok öyle bir şey. Şimdi Ak Parti’yi suçluyorlar ama “Tencere dibin kara. Seninki benden kara” misali al birini vur öbürüne; hepsi aynı. Kim olursa olsun, her türlü vaadi yapmak mübah sanki onun için. Hele bir de seçilip tadını almaya görsün o koltuğun, daha bırakmak istemiyor. Koltuğu bırakmamanın yolu da halka şirin görünmektir onun için. Öyle de yapıyor zaten! Nedir o yaptığı? demeyin, biliyorsunuz işte. “Fakir fukaraya kömür dağıtımı” mesela. Tarıma teşvik, illere teşvik, yeşil kart, 65 yaş maaşı... Mazot 1 YTL... say say bitmez bu teşvikler. Fakir fukaraya aş ve iş vermek iyi bir şeydir elbette ki. De... bunun cılkını çıkarmamak lazım, değil mi ya? Değil cılkını çıkarmak, dejenere edinceye kadar yapıyor siyasetçiler bu işi. Ondan sonra da gelsin kamu bankalarının “görev zararı” ve “Bütçe açığı!” O olmazsa, “cari açık” var. Sorana da “Halka hizmet de mi etmeyelim yani” deyiverir iktidardaki siyasi parti yetkilileri. “Halka hizmet de mi etmeyelim?!.” Kimse halka hizmet etme falan demiyor halbuki onlara. Denen sadece, “Yazık, günah. Bu insanlara balık yemeyi değil de balık tutmayı öğretin biraz da!” Ama dinleyen kim? Al erzakı ver oyu. Al kömürü, odunu ver oyu. Yak elektriği ver oyu. Kullan suyu ver oyu. Al yeşil kartı ver oyu!.. Bu çılgınlığa birinin dur demesi lazım. Bunu dese dese sivil toplum kuruluşları (STK) diyebilir. Diyorlar da nitekim ama halk asla müsaade etmiyor buna. “Rehine sendromu”na tutulmuş çünkü. Bu nasıl mantık? Aha TÜSİAD!.. Türk Sanayici ve İşadamları Derneği, yani. Uzmanlara rapor hazırlatıp “Durum vahim, aman dikkat” diye iktidarları ikaz ediyor ara ara bu dernek. “Vay, sen misin bunu diyen!” Hemen tu kaka ediliyor tepeden tırnağa kadar. “Sen kim oluyorsun da devletin ali menfaatlerine muhalif söz söylüyorsun?” Hele bir de o günkü iktidarın başı kalkıp, “Ey ahali, TÜSİAD’ın dediğini duydunuz mu? Ben size hizmet ediyorum, o, AB ile el ele verip buna mani oluyor” demeye görsün. Öfkeden gözü dönen ahali hemen galeyana gelip TÜSİAD’ın binasını taşa tutuyor. Neden? “Onlar, memleket düşmanı da ondan!” Böyle bir mantık var mı yahu? Bu memleketteki yatırımlar kimin? TÜSİAD üyelerinin. Fabrikalar kimin? TÜSİAD üyelerinin. Bankalar kimin? TÜSİAD üyelerinin!.. Eli taşın altında olan yine TÜSİAD üyeleri değil mi? Peki, siyasetçi kim? Halkın vekili! Doğru, siyasetçi halkın vekilidir ama o politik yapısı icabı daha esnek ve pragmatiktir. Eli taşın altında olan gibi düşüneceği yerde, kendisinin ikinci kez nasıl seçileceğini düşünür ve ona göre hareket eder. Bunda şaşılacak bir şey yok aslında, esas garip olan halkın siyasetçinin yanında yer almasıdır. “Rehine sendromu”nun dikâlâsı yani! Evvel emirde halkın bu sendromdan çıkması ve ak ile karayı birbirinden ayırt edebileceği ışığa kavuşması lazım. Halkın bu yanlış algılaması çok vahim sonuçlar çıkarıyor ortaya. Ülke uzun vadeli düşünemiyor her şeyden önce! Siyasetçinin kısa vadeli düşünmesi ile yatırımcının geniş perspektiften bakması mukayese bile edilemez halbuki! Türkiye’nin kalkınması ve müreffeh ülkeler seviyesine çıkması için sivil toplum kuruluşlarının gelişip serpilmesi gerekiyor; şart bu. Halkın tavrı ise sistemin STK’ları biçip doğramasına fırsat veriyor ve el elde, baş başta kalıyor ülke. Hâl böyle olunca da gönüllü kuruluşların başındaki kişiler ya siyasi iktidarın gözüne girmek için kuyruk sallıyorlar, ya da o kuruluşu basamak yapıp siyasete atılma hesabı yapıyorlar. Yazık!
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT