BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Hind bint-i Amr Amr İbn-i Cemûh

Hind bint-i Amr Amr İbn-i Cemûh

Oğlunun, kardeşinin ve kocasının cesedlerini sürükleyen Hind (Radıyallahu anh) metin ve mütevekkildir: “Daha güzel ne haber olabilir Ya Aişe!” der, “Efendimiz sağ ya!”



Hazret-i Mus’ab’ın gelişinden sonra Münevver belde fevç fevç İslama koşar. Asil bir Medineli olan Hazret-i Hind ile oğulları Muavvez, Muaz ve Hallad iman eder, kutlu kervana katılırlar. Hazret-i Hind Rivâyet ettiği hadisi şeriflerle tanınan Hazret-i Câbir’in halası olur, oğulları ve yeğeniyle kapı kapı dolaşır İslamı anlatırlar. Lâkin kocası Amr İbn-i Cemûh’a açılmakta kararsızdırlar. Evet Amr, mert, cömert, yardımsever bir insandır ama bir kabile reisinin (Celemeoğullarının efendisidir) neye nasıl tepki vereceği belli olmaz. Asiller geleneklere bağlıdır, evlerinde put bulundurmak zorundadırlar. Amr saf değildir, evde bir şeylerin değiştiğini anlar. Oğulları daha bir mutileşmiş, sanki nurlanmıştırlar. Bir gün hanımı Hind’i kenara çekip sorar “yoksa Müslüman mı oldular?” - Kim bilir? Hem buna hiç şaşmam. - Bak Hind! Onlara söyle sakın o Mus’ab’ın peşine takılmasınlar. - İyi de Mus’ab’ın ne söylediğini bilmiyorsun ki. - Doğrusu merak etmiyor da değilim ama... - İyi öyleyse oğluna sor, anlatsın sana. Hakikat ortada Hazret-i Muaz babasına sadece Fatiha sure-i celilesini okur o kadar. Amr bundan daha güzel, daha sanatlı bir söz işitmiş değildir, içi içine sığmaz. Evet, Kur’an-ı kerim kul kelâmı olamaz. İlerleyen günlerde çocukları ve hanımı onu İslam’a çağırırlar. Belki ilk elde teslim olmamak için bahane bulur, “putuma sorayım” diye mırıldanır “ondan sonra.” Ah o putların dili olsa da konuşsa... Gençler bakarlar vakit geçiyor, putu tuttukları gibi kenef çukuruna atarlar. Amr önce kızarsa da kendine hayrı olmayan tahta parçası gözünden düşer, artık onu istişareye layık bulmaz. Zaten İslamiyet ve Resulullah hakkında güzel şeyler duymaktadır, hem ecelin ne zaman geleceği belli olmaz. Kararını verir, yıkanır paklanır ıtırlanır, hulusu kalp ile Mescid’e koşar. O günlerde Medine cıvıl cıvıldır. Efendimizi her isteyen görebilir, sohbetine katılır, ellerinden tutar. Bir anda anlatılmaz nimetlere kavuşur, sonra gelenlerin asla ulaşamayacakları makamlara varırlar. Ensar muhacir kardeş olur, dostluğun, komşuluğun tadını alırlar. Gelgelelim Kureyşli müşrikler bu huzuru çekemez, güçlü bir orduyla gelip müminlere saldırırlar. Ancak Bedr’de yenilir, meydandan perperişan ayrılırlar. Hezimet hazmedilecek gibi değildir, gamları tasaları artar. Silbaştan ayaklanır, Medine’yi basmaya kalkışırlar. Savaş için ilk gereken şey paradır. O günlerde Şam’dan gelen kervanın sermayesini kenara ayırır, kârını (ki 50 bin altındır) harp için harcama kararı alırlar. Şairler kahinler yollara çıkar, süslü cümlelerle halkı kışkırtırlar. Yetmez civar kabilelerden adam toplar, kese kese altın dağıtırlar. En seçme muharipleri kiralar, güçlerine güç katarlar. Neticede 3 bin kişilik bir ordu ile yola koyulurlar ki, içlerinden yedi yüzü zırhlıdır. İki yüz atları vardır, develer 3 bini aşar. Güle oynaya yürür âdeta zemini sarsarlar. Defler, ziller, davullar... Kureyşliler Şevvâl başlarında Uhud’a ulaşır, karargâh kurarlar. Cihad çağrısı yapıldığında Amr ibnu Cemuh da hazırlanmaya başlar. Halbuki dermanı mecali yoktur, sakat ayağını zahmetle sürüklemektedir, bir adım atabilmek için büyük çaba harcar. Oğulları “sen mazursun” deseler de aldırmaz, “Sizi dinledim Bedir’den mahrum kaldım” der, “şimdi n’olur önümden çekilin, herkes Cennete giderken, ben evde oturamam!” O hızla Efendimizin huzuruna çıkar, “Yâ Resûlallah! Oğullarım, sakatlığımı bahane edip gazadan alıkoymaya çalışıyorlar. Vallahi ben, seninle beraber sefere çıkmak ve şehid düşmek istiyorum! Ben şu aksayan ayaklarımla Cennette gezip dolaşmak istiyorum...” Server-i kâinat “Onu serbest bırakınız. Umulur ki Allahü teâlâ şehidlik nasib eder” buyururlar. Hareket vakti gelince Amr bin Cemûh ellerini açar “Allah’ım! Bana şehitlik ver, evime aileme döndürme” diye yalvarır, “sevdiklerinin hatırına...” Nitekim müşriklerin Resulullah’ı kuşattıkları zor anlarda ölümüne vuruşur, tek ayağı üzerinde seke seke kılıç sallar. Hanımı Hind (radıyallahu anhâ) dahi Uhud’da vazife yapar, o gün dokuz hanım sahabi ile birlikte su dağıtır, gazilerin yaralarını sararlar. Birkaç saat sonra... Kızıl tüylü, bebek yüzlü, güçlü kuvvetli bir deve... Üstünde henüz ılık ılık kanları damlayan üç naaş... Hayvan yere yapışmış, kıpırdamıyor. Yuları tutan kadın endişeli. Bilse ki neyi yanlış yapıyor? Ve bir başka hanım, zarafeti asaleti gölgesine vuran bir hanım yaklaşır Medine tarafından. Elini deve sahibesinin omzuna koyup sorar “Geriden ne haber var?” Cesedleri taşımaya çalışan kadın metindir, mütevekkil. “Daha güzel ne haber olabilir Ya Aişe” der, “Efendimiz sağlar!” - Peki kim bunlar? - Oğlum Hallâd, kardeşim Abdullah ve kocam Amr. Onları Baki Kabristanına defnetmeyi düşünmüştüm ama... - Deve niye yürümüyor acaba? - Hiç böyle yapmazdı. İtaatkârdı. Daha fazla yükü de kaldırırdı pekâlâ. - Bana sorarsan kendi haline bırak, bunun bir bildiği var. Bırakırlar. Hayvancık derhal kalkar, tembihlenmiş gibi Uhud’a koşar. Hadise nakledildiğinde Fahr-i kâinat “Amr sana bir şey söylemiş miydi, vasiyeti var mıydı?” diye sorar. Hind ancak o zaman kocasının “Allah’ım! Bana şehitlik ver, evime aileme döndürme” diye dua ettiğini hatırlar. Sadıklardan... Efendimiz “... Ey Ensar! Sizden her kim Allah’a yemin etmişse yeminine sâdık kalsın. Ey Hind! Kocan Amr sâdıklardandır. O şehid edildiği andan itibaren melekler kanatlarıyla üzerine gölge yaptılar. Nereye defnedilecek diye bakıp durdular.” Şehidler defnedildikten sonra Efendimiz Hind’i teselli ederler: “Cennette kocan Amr İbni Cemûh, oğlun Hallâd ve kardeşin Abdullah bir arada olacaklar.” -Duâ edin, ben de onlara katılayım. O merhametli Resul kimi kırmıştır ki? Onu kırsınlar...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT