BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > ‘Gazeteler yorum, köşe yazarları polemik peşinde’

‘Gazeteler yorum, köşe yazarları polemik peşinde’

Türkiye’de gazeteciliğin teknik anlamda dünya standartlarını yakaladığını dile getiren gazeteci-yazar Cüneyt Ülsever, ama habercilik olarak yoruma kaçıldığını, köşe yazarlarının ise fikir üretmek yerine polemiği tercih ettiğini söyledi.



Alternatif Bakış’a bu haftaki konuğum Hürriyet Gazetesi Yazarı Cüneyt Ülsever oldu. Akşam Gazetesi Yazarı Şakir Süter ile başlayan ve ülkemizdeki yazılı ve görsel basını konuştuğumuz söyleşinin ardından sizlerden yoğun ilgi üzerine bu konu ile ilgili söyleşilere devam etmeye karar verdim. Cüneyt Ülsever, 3 yıla yakın bir süredir tanıdığım ve fikirlerinden her zaman istifade ettiğim bir isim. Olaylara her zaman farklı pencerelerden bakmayı başaran Cüneyt Ülsever ile ülkemizdeki yazılı ve görsel basını, dünya basınıyla aramızdaki farklılıkları ve sermaye gruplarının ülkemiz medyasına olan ilgisi hakkında konuştum. Umarım sizler de bu sohbetimizden keyif alırsınız... * Siz, dünya basınını yakından tanıyan bir isimsiniz. Bu pencereden baktığınızda Türkiye ile dünya basını arasında ne gibi farklar görüyorsunuz? Daha önceki yıllarda Türkiye ve dünyadaki medyasındaki kuruluşları arasında büyük teknolojik farklar varken, bugün bu fark asgari bir düzeye inmiş durumda. Fakat, diğer gelişmiş ülke basınlarındaki anlayış ile ülkemizdeki basının anlayışını karşılaştırdığımda aynı şeyleri söylemek pek de mümkün değil. Şöyle ki; yakından takip ettiğim Anglo-Sakson medya ile ülkemiz basınını karşılaştırdığımda, ülkemiz basınının haber ile yorumu birbirinden ayırt edemediğini veya etmediğini görüyorum. > “Haber ve yorum iç içe geçmiş durumda” * Yani aradaki fark, teknik farklılıktan ziyade anlayış açısından. Öyle mi? Evet. Batı medyasında, basın ile alakalı üç ana unsur vardır: Bunlardan birincisi, “haber”; yani “ne oldu, ne bitti?”; ikincisi, “haber yorumu” ve üçüncüsü de “fikir yazısı” dediğimiz ve yazarların görüşlerini ifade ettikleri köşeler. Bizim ise gerek yazılı basınımıza ve gerekse televizyonlarımıza bakıldığında, istisnalar hariç olmak üzere, haber ile yorumun iç içe geçmiş durumda. Yani, gazete tarafından atılan manşetin içinde mutlaka bir yorum, bir yönlendirme var. *Peki bu konuda köşe yazarlarımıza da önemli görevler düşmüyor mu? Düşüyor ancak bu konuda önemli bir problem var. Bugün gazetelerimizdeki köşe yazarlarının birçoğu haber dışında fikir üretme, yorum yapma ve karşılaşılan durumları analiz etme yerine, “ben şu kişi ile görüşüyorum, şu kişi şöyle dedi” şeklinde, içinde hiçbir fikir olmayan polemiklere giriyor. Gazetelerimizde, Avrupa basınındaki köşe yazarı sayısına göre çok daha fazla köşe yazarı var ancak o kadar ters oranda da fikir yazarı var. Bu da bence Batı ile aramızdaki en önemli farklardan biri. Batı ülkelerinde köşe yazarı olan kişiler, öyle haftada beş altı defa yazmıyorlar, bir veya iki kere yazıyor. Fakat onlar, ihtisas sahibi oldukları konularda, derinlemesine analiz yapıyorlar. Bizdeki köşe yazarları ise, içi boş polemiklerle vakit geçirmeyi tercih ediyorlar. > “Dövüş horozu gibi kavga ediyorlar” * Bir kısım çevreler bunun sorumlusu olarak yazılı ve görsel medyayı elinde bulunduran grupları sorumlu tutuyor. Sizce doğru mu? Bence buradaki esas sorun bizzat basın emekçilerinin kendi kafa yapılarıdır. Belki fıkra gibi ama ülkemizdeki birçok kahvehanede, “senin adam bugün ne demiş, benim adam şunu demiş” şeklinde insanlar arasında polemikler yaşanıyor. Dolayısı ile bu konuda gazetecinin bakış açısı etkili. * Dünyanın her yerinde, basında çalışan insanların, entelektüel kapasitelerinin ortalama insanlardan daha yüksek olduğu farz edilir. O halde neden bizde böyle bir tablo ortaya çıkıyor? Bizde ne yazık ki tam tersi bir durum yaşanıyor. İstisnalar daima vardır ama çoğunluğa baktığımız zaman, okurla yazı yazan insanların entelektüel kapasitesinin aynı seviyede olduğunu görüyoruz. O zaman da, bu adamın üretebileceği tek bir şey kalıyor ki o da polemik. Aralarında karşılıklı iki üç gün polemik yapacakları bir konu buluyorlar ve başlıyorlar polemiğe. Mesela, beni insanlarla neden kavga etmediğim hususunda eleştiriyorlar. Çünkü, ülkemizdeki birçok köşe yazarı adeta bir dövüş horozu gibi birbirleri ile kavga ediyor. Bu nedenle de; fikir üreten, derinlemesine haber analizi yapabilen, hatta her şeyden vazgeçtim, haberi olduğu gibi aktarabilen bir basın ülkemizde çok da fazla bir merak uyandırmadığı için, bu basına talep çok fazla değil. > “Sermayenin yayılma özgürlüğü olmalıdır” * Basın sektörünün, basından gelmeyen patronların elinde olması bağımsız basını ortadan kaldırıyor mu? Ben, medya patronlarının illa ki medya sektöründen gelmesi yönündeki bir fikre hiç mi hiç katılmıyorum. Zaten bu görüş, iktisat teorisine de aykırı bir görüştür. Sermayenin, bir anda her yere yayılma özgürlüğünden bahsedip, yani bir şirketin batması halinde diğer bir şirketin o şirketi alması yönündeki bir özgürlükten söz edip, sonra da “hayır, herkes kendi işini yapsın” demek pek de anlamlı gelmiyor bana. “Ben, bir şirketin patronu olurum ve istediğim her alanda da yatırım yaparım. Ama farklı alanlarda kurmuş olduğum şirketlerimi ayakta tutabilmek için de, şirketlerimi o konudaki ehil insanlara emanet ederim” düşüncesiyle hareket edersem benim hangi sektörden geldiğimin hiçbir önemi yoktur.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT