BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Üsküdar sevdalısı Hoca Ali Rıza

Üsküdar sevdalısı Hoca Ali Rıza

Yanında “kırkambar” dediği bir heybe taşır. İçinde kalemler, fırçalar, hokkalar, boyalar... Hani iğneden ipliğe ne ararsan...



Merak işte, Üsküdarlı Ali Rıza, henüz el kadar tıfıl iken kağıt karalamaya başlar. Öyle Cin Ali gibi çöp adamlar yapmaz, ciddi ciddi evler ağaçlar kayıklar... Kim bilir belki de babası Binbaşı Mehmet Rüştü Efendiye çeker, zira komutan bey hat ile yatar, hat ile kalkar. Rüştiye yıllarında Ali Rıza’nın resme olan istidadı göze batar. Kuleli İdadisinde talebe iken Serasker Edhem Paşa’ya “mektebimize bir resimhane açılamaz mı” şeklinde dilekçe yazar. Edhem Paşa bunu hoş karşılar ve ivedi kaydıyla gereğini yapar. Atölyenin başına da Osman Nuri Paşa gibi bir sanatkârı atar. Üsküdarlı Ali Rıza, ondan ve Süleyman Seyyid Bey’den çok şey kapar. Resimleri farklıdır, öyle ki 2. Abdülhamid Han tarafından mükafatlandırılacak kadar... 1884’te Harbiye’yi bitirip Mülâzım-ı Sani (Teğmen) çıkar, komutanları onu kenara çeker, “istersen kışlaya yollayalım ama bize sorarsan muallim ol” derler, “gel resim öğret çocuklara!.. Sordukları şeye bak, hastaya ilaç. Başüstüne Selamını çakar, işe başlar. Nitekim İhsan Çanakkaleli, Diyarbakırlı Tahsin, Ali Rıza Beyazıt, Sami Yetik, Süheyl Ünver, Pertev Boratav, Sermet Muhtar gibi gençlere maya çalar. Dr. Hikmet Hamdi, Osman Asaf, Bahriyeli İsmail Hakkı ona keza... Bir ara Bursa, Söğüt gibi ilk başkentleri resimler, Yıldız Porselen Fabrikası’na porselen tasarımları hazırlar, Türk-Yunan savaşını tablolara yansıtır, Osmanlı kıyafetlerini albümleştiren çalışmalara katılır, Harbiye Matbaası’nda çalışır, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Başkanıdır, sonra Esliha-i Atika Müzesi’nin kuruluşunda emeği vardır ve aralarında Sanayi-i Nefise’nin de bulunduğu sayısız mektepte muallimlik yapar. Hoca Ali Rıza bir İstanbul âşığıdır. O günlerde şehir henüz bozulmamıştır, Üsküdar, Karacaahmed, Çamlıca, Kızkulesi, Salacak “çiz bizi” diye göz kırparlar. Kır kahveleri, mezar taşları, balıkçı çardakları, Şirketi Hayriye vapurları, yalılar, ak minareli mescidler, yosunlu şadırvanlar, fıstık çamları, asırlık çınarlar, mor salkımlar ve pembe pembe gülümseyen erguvanlar... Ne yana baksan manzara... Hoca Ali Rıza daima güzeli arar, onun resimleri munistir, iç açar. Günlük güneşlik bir hava, akça pakça bulutlar... Paletinden koyu renkleri ayıklar, bir sukünet, bir rehavet öyle ki bakan rahatlar... İşte bu sıcaklık fotoğraf makinesi ile yakalanamaz. İhtimal ileride nesli kesilecek olan esnafı da resmeder, asmalı kahveleri, fincanları, nargileleri, cezveleri, şeker kutularını kaçırmaz. Hoş, kendisi de Çiçekçi Kıraathanesinin müdavimidir burada Muallim Naci, Musahipzade Celal ile iki lafın belini kırarlar. Yanında Kırkambar dediği bir heybe taşır. İçinde çakı, çakmak kalemler, fırçalar, hokkalar, boyalar... Hani iğneden ipliğe ne ararsan. Heybe bel bükecek kadar ağırdır, bu yüzden koltuk altına diktirdiği kopçaya iliştirir, bir bakıma denge yapar. Pratik zekâ... Bazen merkebini de peşine takar, yerini buldu mu hayvanı salar, sehpasını kurar. Mahallenin haylazları etrafına birikir, sorular sorarlar. Hiçbirini kırmaz, onlarla muhabbet eder, özendirmeye bakar. Van Gogh, Picasso, Salvador Dali’den hatırlarsanız ressamlar azıcık uçuk olurlar, yanlarına kolay yaklaşılmaz. Halbuki o insan canlısıdır, bildiklerini paylaşmaktan zevk duyar. Bilirsiniz, Osman Hamdi ve Şevket Dağ hatla uğraşırlar, Hoca Ali Rıza’nın defterinde de kûfi istifler ve usta işi ta’likler eksik olmaz. Birçok kez fırsat bulsa da yurt dışına çıkma ihtiyacı duymaz. Harbiye’de iken İtalya’ya gitme şansı vardır ama kovalamaz. Aksine Batılılar onun yanına koşar, bilhassa Berlin Üniversitesi yakinen izler, tarzı üzerine kitaplar hazırlarlar. Hoca Ali Rıza karakalem çalışmaları üzerine çok kafa yorar, tasnifler yapar, kurallar koyar. Hele desen üzerine bir deryadır, halılardan, çinilerden, mezar taşlarından neler toplamaz. Bunları albümleştirir ve sonraki nesillere sunar. 1910’da Kaymakam rütbesi ile emekliye ayrılır lâkin ‘ben devlet umuru görmüş adamım’ demez gider kırık dökük okullarda resim öğretmeye çabalar. Özellikle yetim öğrencilerin okutulduğu Darüşşafaka’ya vakit ayırır, şefkatli kollarını miniklere açar. Zaten ona “Hoca” lakabını mektepli tıfıllar takar. Resimlerini asla satmaz, heveslilere hediye eder, kendine de saklamaz. (Yeri gelmişken söyleyelim eserlerinin bir kısmı, Milli Kütüphane, Eczacıbaşı, Sakıp Sabancı ve Resim Heykel müzelerinde bulunuyor. Müzayedelerde 200 milyardan gidiyor.) Yirmili yıllarda çok bilmişler yurt dışında eğitim almayışını bahane eder çalışmalarını “eski tarz” bulurlar. Fausto Zonaro’nun bile düğme iliklediği ustayı aşağılar kalbini kırarlar. Halbuki o Türk resminde iki kuşak arasında köprü kurar. Özü de sözü de... Hoca Ali Rıza israftan çok korkar, sigara kâğıdını bile kullanır, kaleme saygı duyar. Talebelerine “en ufak bir kâğıdı bile atmayın” der, “hoşunuza giden her şeyi kaydedin. Memleketimizin değerlerini tespit edin. Terakki ettikçe hevesiniz çoğalır. Şevkü muhabbet, sâyü artırır. Aşk olmayınca meşk de olmaz.” Yeri geldi mi nasihat eder, “Dünya ihtiraslar peşinde koşmaya değmez. İhtiras, refah ve saadet temin edemez. Ruhunuzu güzel sözlerle inceltin, defterlerinizi hoşça resimlerle bezeyin. Küçükleri sevindirin, mahlukata acıyın, fukaraya kol kanat gerin. Derviş olamasanız da derviş meşrep olun. Bu toprakları sevin, vatanın kıymetini bilin” der. > Bulsam da elini öpsem... Bu hocayı bulsam da elini öpsem. O ne şair ve ne nezih bir hilkat. O, İstanbul’un dertsiz günlerinin zevk ve sefasını, sanatını, şiirlerini, hayatını, havai nesimini (havasını) Nedim’in cemiyetiyle ihya eden tabiatla, çiçekle, kelebekle, güzel elleriyle oynayan kızlar gibi rakslarıyla şiirler irşat eden hocayı sathezar (bin kere) tahsin ederim (överim). Velev üslubu eski olsun her zaman taze bir şevk keşfediyor. Şair Fuzûlî unutulmadığı gibi, Ali Rıza Bey de unutulmayacak.... Halife Abdülmecid
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT