BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Veyiszade Hacı Mustafa

Veyiszade Hacı Mustafa

Düsturu üçtür, üçü de güçtür. Vermeyene vermek, gitmeyene gitmek, zulmedeni affetmek!..



Mustafa Efendi H. 1303’te Konya’nın Yarma bucağına bağlı Şatır köyünde doğar. Babası ilim ve hal ehli bir zattır, oğlunun âlim olmasını arzular. Genç Mustafa civardaki medreselere devam eder, Özellikle Ziya Efendi’den çok şey kapar. Devir mahrumiyet devridir, yemeklerini kendileri yapar, çamaşırlarını kendileri yıkarlar. Bir gün akşamdan ıslattığı bulgurun pilav gibi kabardığını görünce “Aaa ne iyi” der artık yağla soğanla uğraşmaz. Daha fazla kitap okur, daha fazla ezber yapar. Ufacık şeylerden bile mutlu olur hamd eden kul olmaya bakar. İyi soğutan bir destisi vardır, akranlarına “bunun şükrünü nasıl edeceğiz bilmem” diye sorar. Öylesine zekîdir ki kısa sürede İngilizce öğrenir, hem de papazlarla münazara yapacak kadar. Babadan kalma bir arazisi vardır onu ortakçıya verir, gider Konya Ulucami’de imam ve hatiplik yapar. Dile kolay tam elli yıl ve tek kuruş ücret almadan. Bir anını bile boş geçirmez, abdest alırken dahi talebe dinler, at arabası üzerinde silkelene silkelene giderken bile kitap açar. Başına beyaz tülbentten sarık sarar, sakalları bir tutamdır ve daima hoşça kokar. Dişleri inci gibidir, misvak kullanır, ağzını tertemiz tutar. Vakit nakit Malayaniden hazzetmez vaktini heba edenlere çok şaşar. Cebinde mutlaka sarı leblebi, kağıtlı şeker taşır, çocukları asla atlamaz. Sağda solda izmarit içen haylazlar onu görünce ayağa kalkar, elini öper duasını alırlar. Günün birinde gazinocunun teki yanındaki evi tutar. Gece geç saatlere kadar müzik sesi, rakı kokusu, girip çıkanlar, dekolte kadınlar... Mustafa Efendi “bunlara karşı da vazifemiz var” der “ya yarın bize niye anlatmadın diye yakamıza yapışırlarsa?” Ertesi sabah hanımı Muhsine’yi komşu kadına yollar, Muhsine hanım köyden gelen tulum peynirinden iri bir parçayı uzatırken “beyim hocadır” der “eğer içinizden okumayı filan arzu eden varsa...” Adamcağız duyunca şok olur, işi bıraksa bırakamaz, “kalk hanım buradan taşınalım” der “bari cefa vermeyelim onlara...” Mustafa Efendi kendini kıranları hoş karşılar, onlara kâh bir bakraç yoğurt, kâh bir topak yağ yollar, gönüllerini almaya bakar. Düsturu üçtür, üçü de güçtür: Vermeyene vermek, gitmeyene gitmek, zulmedeni affetmek! Gıybete dedikoduya yanaşmaz, bulaşana da şu menkıbeyi anlatmadan duramaz. Genç bir sahabi, Efendimize (Sallahü aleyhi ve sellem) gelir “anam ve komşuları nafile oruç tutuyorlar, ya Resulullah.” -Ne iyi ediyorlar. -Ama yün eğirirken başka kadınları çekiştiriyorlar. -Demek Allahü teâlâ’nın helal kıldıklarını yemiyor, ölü kardeşlerinin etini yiyorlar. Mustafa Efendi şirindir, samimidir. Bir harman dönemi ezanı okumuş cemaat beklemektedir, bakar biri geliyor, laf atar: “Oğlum o ilerde parlayan ne?” - Hayıroğlu Camii’nin çinko kubbesi hocam. - Ah be kerata on kilometreden karşı köyün camisini seçiyorsun da önündeki camiyi niye görmüyorsun, haydi gel cemaat ol bana.. Gençlere selamın faziletini anlatır, “eğer sevabını bilseniz” der, “dövenle dönerken bile selam verirdiniz sağa sola.” Bir gün yine gencin birini yakalar “hadi gel namaza!” - Abdestim yok hocam. - Alırsın o kolay. - Üstüm kirli ama. - Olsun, necis değil ya. Genç abdestini alır, oturur. - Bak şimdi ben dua edeceğim sen amin diyeceksin tamam mı? - Tamam - Ya Rabbi Mehmed abdest aldı, Mehmed namaza başladı, Mehmed’i huşu erbabından eyle, Mehmed’i... Bir duygu seli, kucaklaşır ağlaşırlar. Akranları gelir, “ama hocam” derler “o bir şey bilmez ki, nasıl namaz kılacak?” - Öyle ise işlerini sen ben göreceğiz, o oturup sureleri okuyacak. Beceriklidir de hani, koyun kırkar, pekmez yapar, çoluk çocuğunun nafakasını helalden kazanmaya bakar. Ağzından çıkana çok dikkat eder, “aman oğlum melekler kaydediyor” der, parmağı ile dudaklarını kapar. Fareye “sıçan” diyenleri bile ikaz eder, “dilinizi güzel şeylere alıştırın Kur’an-ı kerim okunan bir ağza çirkin söz yakışmaz!” O günlerde Van’dan sürgün gelen aileler vardır. Muhtaçtırlar. Papara, tirit gücü yettiğince yemek yaptırır, götürüp onlarla birlikte sofraya oturur. Bir gün değil, iki gün değil, her akşam ama her akşam... Ceviz altı medresesinin boşalan odalarını garipler için ayarlar, eşten dosttan yardım toplar. Potin, gömlek fistan, artık ne olursa... Bazıları “ya işin mi yok” derler “adeta köle oldun şunlara. Bak senin de çoluğun çocuğun var.” - Sakın tükürüğünü yutma! O ağzındaki zehir Beyşehir Gölüne düşse balıkları kırar. Ben Allah’tan para istiyorum ki bunları maaşa bağlasam. Sonradan anlarlar ki içlerinde evlad-ı resuller var. Ne dua alır ama... Sarhoşlarla da pek iyi geçinir, gece karanlığında mezarlık içinde rastladığı berduşlarla kabir ziyaretleri yapar, sabah bakmışsın adam şadırvan başında. Kıt kanaat geçinmesine rağmen halinden memnundur ama rahat bırakmazlar. Maaşı zaten yoktur lâkin caminin iradına da el koyarlar. Mescidler inanılmaz bir hücum altındadır. Hırsızlar fırsatı değerlendirir, bir gece içeri girip halıları toplarlar. Mecburen karakola gider vaziyeti bildirir. Azar, azar, azar...”Siz zaten böylesiniz!” Komiserden bir sürü martaval... Bahane ile zabıt tutar, kapıya kilidi vururlar. Dönen halılar Önü Kadir gecesi, ya cemaat gelip de dönecek olursa? Nasıl daralır anlatamaz, büker boynunu ellerini açar. Sahuru yapıp camiye gider, bakar halılar avluda. Yayarlar tastamam... O günlerde, sarık sarmak ne haddine, takke takanı bile devrime muhalefetten içeri alırlar. Görevlinin biri ona kafayı takar, gelir gider sataşır, cami avlusunda abdest aldığı bir gün “hani şapkan” diye haykırır, iri katanası ile çiğnemeye kalkar. Bir gün “getir anahtarları” der camiyi elinden alırlar, asırlardan beri cemaat ağırlayan kutlu mabedi ot deposu yaparlar. Ertesi gün kadınlar koşa koşa gelir adeta yırtınırlar “yetiş hocam! Minareyi kesiyorlar!” Aslanlı Kışla Camii’nin “nefis” kelimesiyle bile anlatılamayacak zarafetteki ahşap minaresi vardır. Baksa ki askerler ellerinde bıçkı, minareyi doğruyorlar. Hani boynunu kesseler bu kadar acı duymaz. Hoca efendi n’apsın? Oturup ağlamaktan başka...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT