BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Köre renk tarif edilmez!..

Köre renk tarif edilmez!..

Bu hafta lige bulaşamayacağımıza göre ve Macaristan maçını düşünerek Milli Takımı rahat bırakmamız gerektiğine inandığım için, uzun zamandır yazmayı planladığım “taraftarlık olgusunun sosyolojik anatomisi” konulu kimsenin ilgisini çekmeyeceğini bildiğim, tirajı asla tetiklemeyecek ve reytingi hiç olmayacak bir yazıyı buraya yerleştireyim dedim. Bugün hiç eğlenceli olamayabilirim. Affola...



Futbol ile “entelektüalizm” bir arada hiç bulunamıyor ve asla geçinemiyorlar maalesef. Futbol; herkese 5 çekmek şehvetinden hiç kurtarılamıyor ki, kendi içinde saf bir oyun olarak kalsın... Bir takıma taraftar olmak ile bir cemaatin mensubu olmak arasında en ufak bir fark kalmadı. Mensubu olduğu renklere uygun bir yaşam biçimini seçmek, hatta “dayatılmış” prensiplere uygun yaşamak, dogmalara bağlılıktan çıkmanın dönekliğin ötesinde bir “hıyanet” gibi değerlendirilmesi, ölümden beter bir yenilgidir bu saf oyun karşısında... Kötü bir sonuç, bir evin ışıklarını karartabilir, hatta o evi hayata küstürebilir. İyi oynanmış bile olsa, yeteri kadar mücadele edilmiş bile olsa, skor tabelası 1 eksik yazdığı için rakibinden, ölmenin eşiğine gelen yok mu?.. Oysa kötü oyun, kötü bir sonuçtan daha üzücü ve daha aşağılayıcı bir durum değil midir?.. Saha değerleri ile ilgili analizler, bu söz ettiğim kitle için, ne maç öncesinde ne de maç sonrasında hiç önemli değildir. “Aşık, alemi kör zannedermiş” derler... O nedenle zaten “aşığa öğüt nafile” değil mi?.. “Aşık ile deli” birbirine çok yakın durur. Yakışırlar da birbirlerine. Zaten o nedenle “deli gibi sevmek” deyimi dilimizde yer almıyor mu?.. Akıllı ve uslu sevgiden, bir futbol maçında da bu nedenle söz edilemiyor zaten. Sosyolojik yönden “sakatlanmış”, ruhlarında “arıza” baş göstermiş, duyguları “kazanalım da nasıl kazanırsak kazanalım” travmasından mustarip insanların doldurduğu bir hastane veya klinik gibi değil mi statlarımız. Rehabilitasyon merkezi olmaları gerekirken... Bahsettiğim yerler; artık, küfür edilen ve sahaya yabancı madde atılan yerler değil, takır takır kurşun atılan ve adam vurulan yerlerdir...Rakibi de en az kendi kadar “deli” olunca bize, “deli deliyi görünce çomağını gizlermiş” sözünden istifade edip, tribünlerin “şizofren” ana fikirli güruhuna tahammül ediyorduk. Şimdi kendi aralarında birbirlerini vuruyorlar artık... Onlar tek tek olduklarında saygılı ve sportmen olurlar. Kibardırlar. Korkaktırlar. Tırsarlar hemen... Ancak; bir araya geldiklerinde sertleşirler, köpek görmüş kedi gibi sırtlarını kabartırlar ve saldırganlaşırlar. Tuttukları takımın veya mensup oldukları ligin kalitesini ve marka değerini düşürmeleri umurlarında olmaz artık. Önce bir düşman bulurlar kendilerine... Onlar bulamazsa yöneticileri bulur. O da olmadı tetikçi ve angaje medyaları... Sonra o düşmana karşı birleşirler, kabile ve klan döneminden kalma bir içgüdüyle savaşa hazırdırlar artık. Oysa korkağa gölgesi bile düşmandır... > POST-İT Burayı bu hafta futbolcu olmak isterken, dünyanın en iyi “bağıran” adamına adadım. Luciano Pavarotti’ye... Saatlerce haberini veren herkes, dünyanın bu en büyük “tenoruna”, “tenör” dedi durdu. İnsaf yahu... Bükün birazcık şu dilinizi,Türkçemizi “anglo-sakson” işgalinden kurtaralım. > Pozitif enerji G.Saray’ın teknik yapılanmasından endişelerim vardı... Kalli’nin duruşuyla bunu giderdim... Ahmet Akçan’ı ise bir önceki dönemin Erdal Keser’i ile kıyaslayınca, içim biraz daha rahatlıyor. Erdal’ın futbol bilgisine, kariyerine ve Galatasaraylılığına sözüm yok. Sadece renksiz ve ifadesiz ve “Alman despotizmi” dayatır gibi görünmesinden hoşnut değildim. G.Saray’ın görünen yüzü de oydu ve sevimsizdi... Ahmet Akçan, antrenman bilimi ve deneyimi dışında, karizmatik duruşu, belagatı ve sükuneti ile beni doyuruyor. Tercümandan öteye geçiyor. Sevimli ve güler yüzlü olabiliyor genelde... En önemlisi... Konuşurken seçtiği kelimeler ve söylem biçimi etrafına “pozitif enerji” yayıyor. Bugünlerin “sinerjisinde” büyük payı olduğunu görüyorum. > Değişmeyen tek şey!.. “Değişmeyen tek şey, bir gün gelip mutlaka değişmek gerekeceğidir.” F.Bahçe çok değişti... Eskiden, Avrupa’da başarısızlık çok önemli değildi, üç gün sonra bir Türk takımına, üstelik en garibanlarından birine atıverirdi üç tane ve her şey küllenirdi. Pislikler halının altına... Hatta, o bile olmaz ise, gelecek bir G.Saray galibiyeti her şeyi unuttururdu... Artık öyle değil... F.Bahçe, Türkiye’deki ayıplarını, Avrupa’da oynadığı oyun ve aldığı sonuçlarla unutturuyor. G.Saray Roma’dan dönüp Bursa’dan 5 yemişti... Ali Sami Yen’de 4 atmıştı Fener... Ama ne oldu?.. Bugün onlar değil, hâlâ daha UEFA kariyeri konuşuluyor. Avrupa, kuraları “torbalarken” bize değil, kendi kategorilerine bakıyor çünkü. F.Bahçe’de doğru yola doğru değişimler hissediyorum. İnşallah yanılmam... > S-ÖZ Canlı varlıklar oldukları gibi kaldıklarında sadece birer canlı varlıktırlar. Oysa değişebildiklerinde varlık olmayı geçip gerçekten var olabilirler. (Erich Prom) > Bir tekerrür daha 1996-1997 sezonu idi... TGRT Televizyonu Spor Müdürüydüm ve İsviçre’nin Sion kentindeki son elemenin canlı yayını yapıyorduk. Bizi çok ezdiler, hor gördüler, sanki Afganistan televizyonundan gelmişiz gibi davrandılar, sonradan yıllarca yaptıkları tüm çirfeklikleri ilk olarak orada bize yapmaya başladılar. Hakan’ın oynamadığı o maçta Arif, ardından Hagi, sonra iki tane de Adrian İlie ile parçaladık Sion’u. Geldik ve burada da yendik ve hocaları görevden alındı. Daha doğrusu uçakta kovuldu. Tam 10 yıl bekledi adamcağız. Şimdi yeniden Sion’un başına getirdiler ve üç gün sonra kurada yine G.Saray’ı çekmez mi? Nasırından çok çeken Süleyman Efendi’den beter oldu adam. Bir 10 yıl daha mı dersiniz? İnşallah... > Çarşamba gecesi son akşam yemeğini İnönü’de yiyeceğiz. Macaristan ziyafetinden sonra da sahur inşallah. Hayırlı Ramazanlar...
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 99326
    % -0.51
  • 5.564
    % -3.14
  • 6.3027
    % -2.78
  • 7.3659
    % -2.88
  • 236.892
    % -2.65
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT