BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Eşkıya!

Eşkıya!

1996 yılında Türk film piyasasına, öyle müthiş bir eser çıktı ki, bugün dahi, defalarca izlenmesine rağmen, o filmin yüreklere vurduğu damga hâlâ silinmedi... Yönetmen Yavuz Turgul’un, Şener Şen’in oyunculuğu ile zirve yaptığı “Eşkıya” filmi, gönlümüzü esir alan bir dağ reisinin ve o esaretten kurtulmak istemeyen bizlerin senkronize mutluluğu olmuş, unutulmaz bir eserdir...



1996 yılında Türk film piyasasına, öyle müthiş bir eser çıktı ki, bugün dahi, defalarca izlenmesine rağmen, o filmin yüreklere vurduğu damga hâlâ silinmedi... Yönetmen Yavuz Turgul’un, Şener Şen’in oyunculuğu ile zirve yaptığı “Eşkıya” filmi, gönlümüzü esir alan bir dağ reisinin ve o esaretten kurtulmak istemeyen bizlerin senkronize mutluluğu olmuş, unutulmaz bir eserdir... *** 35-40 yıl önce Cudi Dağları’nda bir gurup eşkıya jandarma tarafından yakalanır... Hapiste bu eşkıyaların çoğu hastalıktan can verir... Biri dışında... Baran... Hapisten çıkınca köyüne dönen Baran, bilmediği bir gerçekle karşılaşır... Onu hapse düşüren, en yakın arkadaşının ihanetidir... Üstelik bu arkadaşı, Baran’ın çocukluk aşkını da parayla satın alıp, İstanbul’a kaçmıştır... İşte o “Eşkıya” hem aşkını bulmaya, hem de kendisini 35 yıl hapislerde çürüten arkadaşının izini sürmeye karar verir... Sonunda, aşkını bulur... Yıllardır tek kelime konuşmayan Keje’sini... Ve ona bu filmin en unutulmaz sahnesinde şöyle seslenir: “Bana dediler ki, kimse sesini duymuyormuş, susmuşsun... Sesini duyamayacak mıyım Keje?.. Beni hapiste vurdular, ölmedim Keje... Hastalandım... Bir ciğerimi orada bıraktım, gene ölmedim.... Çok dövdüler beni, kan kustum ama yine ölmedim... Seni bir kez daha görebilmek için yaşadım Keje...” *** Tarih 26 Ekim 1923... Yer, İstanbul Taksim Stadı... Türk futbolunda bir ilk sayfa açılıyor... Milli Takımımız ilk maçına çıkıyor... Rakip Romanya... Karşılaşma 2-2 bitiyor... Bitiyor ama o maçtaki enstantaneler bir türlü spor tarihi yapraklarının sayfalarından silinmiyor ki... Bir salon kıyafeti içinde karşılaşmayı yöneten Çek hakem Cratky... Saha kenarında, konulan sandalyelerin üzerinde oturan şık bayanlar, beyler... Yerini bir başka arkadaşına bırakan futbolcunun, kenardaki seyirci arasında bir sandalyede yer bulabilmesi, elindeki yarım limonu, keyifle emişi, teri soğumasın diye, sırtına şık kıyafetli seyircilerin verdiği bir palto ve en önemlisi, küfrün ve kötü sözlerin yer bulamadığı bir futbol arenası... Amigosu yok, tribün rantçısı yok, çirkin görüntüler yok... Var olan sadece futbol aşkı... Katıksız, hilesiz, yürekten fışkırırcasına duyulan ter temiz spor sevdası... *** Bugün, feleğin çemberinden geçmiş bir spor anlayışının çirkin atıklarının kirlettiği statlara gelirken, tedirgin ve endişeliyiz... Resmen tribüne değil, belânın kol gezdiği bir rant dünyasına atıyoruz kendimizi... Her türlü pisliğin, çirkinliğin kirlettiği bir ortamda, spor sevdamızı körüklemeye değil, körletmeye gidiyoruz adeta... Cesaret isteyen, yürek isteyen, bilek gücü isteyen bir sahnenin ortasına kendimizi atarken, başımıza geleceklerden habersiz, yaşantımızı sadece şansa bırakıyoruz... Çünkü gidip de dönmemek var o statlardan... Dost değil, düşman kazanmak var... Savaşmak zorunda bırakılırcasına vahşileşme durumumuz var... Kardeşi bile gözümüzün görmeyeceği, kin duygularıyla şırıngalanmak ve bambaşka bir insan olarak evimize dönmek var işin ucunda... Ağzımızdan köpük köpük çıkan küfürlerin kirlettiği ruh yapımızla, bundan böyle vahşi duygular besleyen bir insan olmak var sonunda... Sahada oynanan futbola sırtını dönüp, sadece rakibin sülâlesini en aşağılayıcı sözcüklerle tahrip edip, kendi nefsimizi böylece körletmek var... İnsan kılığından çıkıp, balta girmemiş ormanların en vahşi, en çirkin bir mahluku olmak var... Sözde spor seyretmeğe gidiyoruz haa... Bu kadar çirkinliği içimize soktuktan sonra, futbol aşkına koşmanın anlamı ne ki? *** Ortada bir mevta var... Neden öldüğü belli değil... Zamanın şartlarına mı, yoksa bağıra bağıra gelen ölüme mi yenik düşmüş bilinmez... Tabutunun altına girecek insanların “İyi ademdi” bile diyemeyecekleri, arkasında bıraktığı kötü izlenimin silinemeyeceği bir futbol aşığı olduğu söylenemeyecek bir gidişin dünyadaki son durağıdır o musalla taşı... Futbol aşkı uğruna, sözde eşkıyalık yapmış insanların esiri olmuş bir spor taraftarlığının, tribünleri artık çekilmez hale getirmelerinin bir bir terk edilişidir bu gidiş... O 1923 yılının Taksim Stadı’ndaki güzellikler ne oldu peki? O güzelim insanların zarafetleri, sahadaki futbolun centilmenliği nerede peki? Birileri kaçırdı bütün bunları... En dost bildiklerimiz, en candan sevdiklerimiz... Bir gün, o “Eşkıyanın” aradığı aşkı bulması gibi, bizim de, geçmişte kalan o temiz duygularla yüklü statlardaki futbol sevgilimizi bulacağımız günler, yeniden gelir mi acaba? İsterse, ilgili, yetkili kimse konuşmasın, ağızlarını bıçak açmasın... Biz bir gün, Baran’ın, Keje’ye kavuşmasındaki dramı bile yaşamaya razıyız... Yeter ki “Onursuz olmasın aşk!..”
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 103310
    % -1.48
  • 5.471
    % -0.15
  • 6.2116
    % -0.1
  • 7.2201
    % -0.63
  • 228.954
    % -0.48
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT