BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Ücret adaletsizliğini gidermek bu kadar mı zor?

Ücret adaletsizliğini gidermek bu kadar mı zor?

Hükümet ile memur temsilcileri uzun görüşmeler yaptılar. Herkesin kabul ettiği gerçekler var. Kamuda ödenen ücretler arasında büyük bir dengesizlik var. Aynı işi yapan, aynı derece ve kademede bulunan, tahsilleri de aynı fakat farklı kurumlarda çalışanlar arasında bazen astronomik farklar bulunabiliyor. Zaman zaman, işçi statüsündeki hademe müdüründen çok fazla maaş alabiliyor. Sesi çok çıkan alacağını almış, suskunlar sürünmeye terkedilmiş...



Hükümet ile memur temsilcileri uzun görüşmeler yaptılar. Herkesin kabul ettiği gerçekler var. Kamuda ödenen ücretler arasında büyük bir dengesizlik var. Aynı işi yapan, aynı derece ve kademede bulunan, tahsilleri de aynı fakat farklı kurumlarda çalışanlar arasında bazen astronomik farklar bulunabiliyor. Zaman zaman, işçi statüsündeki hademe müdüründen çok fazla maaş alabiliyor. Sesi çok çıkan alacağını almış, suskunlar sürünmeye terkedilmiş... Bunlar, herkesin kabul ettiği bilinen gerçekler. Ama iş bu haksızlığa adaletsizliğe son vermeye gelince, işte orada işler çıkmaza giriyor. Halil Kalemci’nin yazdığı gibi, memurun hal-i pür melali bu minvan üzere devam edip gidiyor: “Muhalefette iken her siyasî partinin dilinden düşürmediği bir söylem vardır: ‘Devlet memuru hak ettiği maaşı ve sosyal hakları alamamaktadır. İşçi memurdan fazla alıyorsa o ülkede sosyal adaletten bahsedilemez, eşit işe eşit ücret uygulamasını başlatacağız...’ Ama sorumluluk alınınca, söylenenler de değişir: ‘Efendim devletimizin bütçesi bu kadarına elveriyor. Gönül istemez mi hiç memurumuza daha fazla zam verebilseydik ama maalesef eldeki imkânlar bu kadar. Hem hükümetimiz memuru hiçbir zaman enflasyonun altında ezdirmemiştir ki...’ Sadece işçilerin memurlardan fazla maaş alması değil problem. İşçilere otobüs kartı, yemek ücreti, ikramiye, giyim yardımı gibi değişik adlar altında bir sürü ödemeler yapılırken, memurların her harcaması kesesinden olmak zorunda. İşçi-memur arasındaki bu uçurumdan ayrı olarak, bir de memurlar arasında uçurum var. Mesela bir evrak memurunu elel alalım. Şayet bu evrak memuru Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı veya Maliye Bakanlığı personeli ise, yaklaşık 1.200 YTL maaş alır. Aynı evrak memuru Tarım ve Köyişleri Bakanlığı veya Çevre ve Orman Bakanlığı personeli ise alacağı maaş 800 YTL civarındadır. İş aynı iştir, evrağın üzerine numaratörü vurup kayıt numarası vereceksiniz ve ilgili birime imza karşılığı teslim edeceksiniz. Bu memlekette çalışma barışını zedeleyecek bundan daha büyük bir şey olabilir mi? Memur şayet bu haksızlığa itiraz edip sesini çıkarmaya kalkarsa söylenen söz şu olur: ‘Bugün sizin yerinizde olmak isteyen milyonlarca insan var, işinizin ve maaşınızın kıymetini bilin...’ Bu kısır döngü son bulmalı. Sendikalar, yetkililer ve ilgililer artık problemi kökten çözme iradesini göstermeli ve bu haksızlığa son vermeliler. İdeolojik tavırlar, trübünlere oynama, samimiyetsizlik gibi oyunlar ve oyalamalarla artık memurumuz ve ülkemiz kandırılmamalıdır. Bizimle aynı tahsili olan müdür oluyor, biz öğretmen olamıyoruz Bizler, Milli Eğitim bünyesinde, 657 sayılı kanuna tabi olarak, 4/c statüsünde çalışan Önlisans mezunu Bilgisayar Öğretmenleriyiz. Bizim sözleşmelerimiz mahkeme kararı ile Mayıs ayında fesh edildi. 2 yıldır belirsizlik içinde yaşamaktan bıktık. Sesimizi ne duyan var ne de ilgilenen... İçimizde evli olan, aile geçindiren insanlar var. Daha sağlık karnemiz bile yok, bu nasıl bir haktır? Bizim öğretmen olma hakkımızın olmadığını söylüyorlar, fakat çalıştığım kurumun müdürü önlisans mezunu, buna ne diyecekler acaba? Lütfen bu sıkıntımızı biran önce bitirin... > Sözleşmeleri iptal edilmiş Bilgisayar Öğreticileri adına İ. Polat Meslek odaları işte bunu yapıyor Ben erkek berberiyim. Meslek odaları ile ilgili yazınızı okudum, çok beğendim... Bizim odamız bizden sadece aidatları almasını biliyor, başka bir şey yapmıyor. 3 tane çalışanı var, bir katı komple satın almışlar, tadilat sürüyor... Masraflar kimden, o ofisler kimin parası ile alınıyor, kime kalacak, kimse bilmiyor... > Ahmet Kalaç Okul kantinlerinde satılan zararlı gıdalar ne zaman kaldırılacak? Yapılan araştırmalara göre okul kantinlerinin %97’sinde salata ve %45’inde süt bulunmuyor. Çocuk gelişimine yararlı bu besinlerin bulundurulmamasına rağmen, sağlığa zararlı gazlı içecekler ve meyve suyu zannedilen aromalı sular, cips gibi kalorisi yüksek gıdaların ilköğretim kantinlerinde reklamları yapılarak satılması çocuklarımızın geleceğini tehlikeye atmaktadır. Gazlı içeceklerle ilişkilendirilen sağlık problemlerinin başında; obezite, diyabet, diş çürümesi, kemik kırılmaları, beslenme eksikliği, kalp hastalıkları gıda bağımlılığı, kimyasal tatlandırıcılar nedeniyle fonksiyon bozukluğu, aşırı kafein nedeniyle nörolojik ve adrenal bozukluklara rastlanmaktadır. Geçen yıl Letonya ve Ukrayna’da okullarda bu yiyecek ve içecekler yasaklandı. İngiltere’de son yıllarda ilköğretim okullarından sonra Sussex Üniversite’nde de yasaklandı. ABD’de bütün okullarda yasak, Belçika’da da yasak. Hindistan’da içeriğindeki zararlı maddeler değerlendirilerek, eyaletler bazında gazlı içecekler yasaklandı. Bulgaristan’da da bu yıl okullar açılmadan önce kantin ve büfeler kontrol altına alındı. Tüm bunlara karşın, Sağlık Bakanlığı’nın okul kantinlerinde tost, hamburger, simit, pizza gibi “fast food” yiyeceklerin yasaklanması konusundaki çalışmaları, gecikmiş bir proje de olsa bizleri umutlandırdı. Türkiye’nin geleceği olan çocuklarımızın heder olmamasını, haksız rant elde etmek için kullanılmamasını Milli Eğitim Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığının konu ile ilgili çalışmalarının bir an önce sonuçlandırılarak hayata geçirilmesini istiyoruz. > Suzan Bacanlı (Tüketiciler Birliği Konya Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi) Ülkeyi kalkındıracağımıza, kötü alışkanlıkları teşvik ettik Kültürümüzden, iyi hasletlerimizden kopuşumuzun sebeplerini, 70 yıllık ömrümden birkaç hatıra ile anlatmak istiyorum. 60 yıl evvel birçok vilayetimizde lise yoktu. Üniversite de sadece İstanbul ve Ankara’da bulunuyordu. Köylü arkadaşlar anlatırdı; daha ortaokulda okurlarken, köylerine vardıklarında yaşlı kişiler bile okumuş adam diye ayağa kalkıp onlara saygı gösterir, baş köşeye oturturlarmış. Bu; geri kalmışlığın acısıyla yürekleri sızlayan halkımızın, okuyana bir ilaç gibi sarılışıdır. Bizler de, bunca itibar karşısında, birşeyler olduk sanıp, tepelerde dolaşıyor, halkımızdan kopuyorduk. Üniversitede okurken yurtlarda kalırdık. İbadet edene pek rastlanmaz, başarı ve mutluluklar da alkol alınarak kutlanırdı. 50 yıl evvel Pervari Hükümet Tabibliği’ne atandığımda, Siirt’ten Pervari’ye motorlu taşıt gitmezdi. Haftada iki gün katırlarla posta seferleri vardı. Bürokratlar akşamları memur kulübünde toplanır, alkol alınır, kağıt oyunlarıyla vakit geçirilirdi. Şimdi hâlâ akıl erdiremiyorum; Pervari gibi muhafazakar ufacık kazaya alkolü nasıl getirtirdik. Köylere keşfe falan giderken ağaların rehberliğine ihtiyacımız olurdu, onlara alkol ikram ettiğimizde şiddetle reddederlerdi. “Pervari’de ağzına içki götüren tek kişi yokken, ben ağzıma nasıl alırım?” derlerdi. Köylerinin çoğunda okul, yol bulunmayan Pervari’nin problemlerine kafa yoracağımıza, vaktimizi oyunlarla geçirmek biz aydınlara yakışıyor muydu? Cumaları halk camiye akın ederken, bizden bir kişi gitmezdi. 40 yıl evvel doğuda bir vilayet hastanesinde görevli idim. Ankara’dan, bakanlığımızdan görevliler gelirdi. Onları ağırlarken alkol eksik olmazdı. 20-30 kişilik gruptan içmeyen 1-2 kişi ezilip büzülürdü. Çağdaşlık, ilericilik adına yıllarca bunları yaptık. Ülkenin kalkınmasında öncülük etmesi gereken biz aydınlar, ilerlemeyi başka türlü anladık. Haktan koptuk, köklü geçmişimizde bulunmayan zararlı alışkanlıkları teşvik ettik... Şimdi gençlerin alkol, uyuşturucu gibi zararlı alışkanlıkların pençesinde kıvrandığı, benliğimizden oldukça uzaklaşıldığı görülüyor. Bunun sebeplerini, aydınlarımızın, ipuçlarını verdiğim yanlışlarında aramak gerekmez mi? > Op. Dr. Ethem İlhan Olgay
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT