BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Ramazan Günlüğü

Ramazan Günlüğü

Bazı Avrupalıların Türklerle ilgili yanlış düşünceleri, bizzat Türkiye’ye gelmiş, burada yaşamış ve Türk insanını yakından tanıma imkanı bulmuş Batılı yazarlar tarafından yalanlanıyor



HADİS-İ ŞERİF “Mallarınızı zekat ile koruyun. Hastalıklarınızı sadaka ile tedavi edin. Bela dalgalarına dua ve tazarru (Allah’a boyun eğme ve yalvarma) ile karşı koyun.” Dünyanın en asil milleti Bazı Avrupalıların Türklerle ilgili yanlış düşünceleri, bizzat Türkiye’ye gelmiş, burada yaşamış ve Türk insanını yakından tanıma imkanı bulmuş Batılı yazarlar tarafından yalanlanıyor Osmanlılar, kendisine tamamen yabancı ve düşman olan bir coğrafyanın göbeğinde muhteşem bir imparatorluk kurarak, birbirine hiç benzemeyen ve sürekli olarak çatışan çeşitli halklar üzerinde altı asır boyunca hakimiyetini sürdürmeyi başarmıştı. Osmanlı Devleti’nin üç kıtaya yayılmış sınırları üzerinde, onlarca milleti yüzyıllar boyu barış içinde birarada tutmasının özünde Türk milletinin yüksek seciyesi yatıyordu. Ancak günümüzde Osmanlıları ve Türkleri hiç tanımayan bazı batılılarda şu kanaat hakimdir: Türk halkı, bütün tarihi kanlı fetihlerden ibaret olan ve tahakkümü altında tuttuğu Hıristiyan kavimleri zulüm ve baskı ile idare eden barbar ve hunhar bir halktır. Oysa muhtelif devirlerde çeşitli Avrupa ülkelerinden Türkiye’ye gelmiş, burada yaşamış ve Türk insanını yakından tanıma imkanı bulmuş olanların yazdıkları veya anlattıkları, Batılıların ne yanlış ve ön yargılı düşüncelere sahip olduklarını ortaya koymaktadır. İşte bunlardan bir kaçı... Borca sadakatın örneği 1900’lü yılların başlarında İstanbul Bahçekapı’da ünlü bir terzihanenin sahibi olup bütün İstanbul’un kalburüstü zenginlerini giyindiren Macar bir terzi vardı: Mösyö Back. Devrin en ünlü kulübü Circle Dorian’ın (Sirkıldoryan) devamlı müşterilerinden olan Mösyö Back bir gece toplantı hâlinde bulunan İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Rum, Ermeni ve Yahudi dostlarına şu sözleri söylemişti: - Efendiler! Ticarethanemde tezgâhtarlık eden bir Türk vardı. Kendisini askere çağırdılar. Giderken, daha evvelden ticarethanemden aldığı on beş lira borcu veremeyeceği için özür diledi ve harpten döndüğü vakit ödemek üzere benden mühlet istedi. Elden ne gelir, ben de razı oldum ve bu parayı unuttum. Umumî Harp (I. Dünya Savaşı) bittikten bir müddet sonra genç bir delikanlı ziyaretime geldi ve tezgâhtarın oğlu olduğunu söyleyerek, - Babam harpte şehit düştü. Vasiyeti mucibince size olan borcunu getirdim, dedi. Ardından da borcu daha evvel ödeyemediği için özür diledi. Ben duygulanmıştım. Parayı almamakta ısrar ettim. O zaman delikanlı pek üzüldü ve: - Bu babamın vasiyetidir, dedi. Eğer almazsanız ruhu muazzep olur. Üstelik benim için bir namus borcu sayılır... Sözlerinin burasında Mösyö Back’in gözleri yaşarmış ve bir müddet bekledikten sonra şunları demişti: - Efendiler!.. Dünyanın en asil, en doğru, en namuslu milleti Türk milletidir. “Türklerin dürüstlüğü” Fransız yazar Aubry de la Motraye’nin yazdıkları da Batılıların bir batılı tarafından yalanlanmasına güzel bir örnek. “Birçok tanıdıklarımın ve dalgınlığımdan dolayı benim başıma gelmiş bir hal vardır: Muhtelif dükkanlardan öteberi satın alırken para vermek için koynumdan çıkardığım kesemi veyahut vakti anlamak için baktığım saatimi eşya yığınları arasında unuttuğum çok olmuştur. Bazen de vereceğim paranın iki mislini verdiğim çoktur. İşte bu dalgınlığıma rağmen Türk dükkanlarında hiçbir zaman tek bir meteliğim kaybolmamıştır; çünkü o gibi vaziyetlerde dükkancılar peşimden adam koşturmuşlar ve hatta eğer dalgınlığımın neticesini anladıktan sonra dükkana dönmemişsem, unuttuğum şeyi iade için ikametgahımın bulunduğu Beyoğlu’na kadar adam gönderip bir çok defalar beni aratmışlardır. Mesela bir gün küçük bir Türk dükkanından bir yelpaze alıp parasını verdikten sonra çıkıp gittim... Aradan tam üç hafta geçti. Bir gün tesadüfen yelpaze aldığım dükkanın önünden geçerken, yelpazeci beni görür görmez çağırıp 3 hafta önce unuttuğum saatimi gösterdi... Elime teslim etti. Ben bu Türk namuskarlığının daha yüzlerce misalini sayabilecek vaziyetteyim. Ben, hiçbir zaman Türkler’in namuskarlıktan ayrıldıklarını görmedim.” “Nezaketli insanlar” Yazar Edmondo de Amicis; Türkler’in batılıların iddia ettiği gibi barbar değil, Avrupa’nın en nazik insanları olduğununu yazıyordu “Paşasından sokak satıcısına kadar istisnasız hepsi aynı terbiyeyi görmüş ve bir nevi asalet vakarı içinde yetişmiş oldukları için, eğer kıyafet farkları olmasa, İstanbul’da bir alt tabakanın mevcut olduğunu ilk bakışta hiç kimsenin fark etmesine imkan olamaz... Gerçekten, görünüşe göre İstanbul’un Türk halkı Avrupa’nın en nazik ve en kibar cemaatidir.”... Seyahat yazıları ile ünlü Fransız yazar ve ressam Antoine-Laurent Castellan da aynı düşünceleri ifade ediyordu “Müslüman-Türk nezaketinden bahse mecbur olduğumu zannediyorum... Nezaket, Türkler’de bilakis milli seciyelerini teşkil eden sarsılmaz hakkaniyet ve adalet ruhunun tabii bir neticesidir. Zaten Kur’an’da nezakete ait ayetler vardır ve o mukaddes kanunun bütün düsturları gibi bu ayetler de aynen ve harfiyen tatbik edilir.” HER GÜNE BİR DUA Su içerken okunacak duâ Suyu “besmele” ile üç nefeste içmeli, her nefeste ağzını bardaktan çekmelidir. Peygamber efendimiz de böyle yaparlardı. Birinci nefeste Rabbine, verdiği nimet sebebiyle şükretmeli, ikinci nefeste, şeytandan Allahü teâlâ’ya sığınmalı, üçüncü nefeste içtiği suyun şifâ olması için Allahü teâlâya niyazda bulunmalıdır. Her nefesin sonunda da Allahü teâlâya hamd eder ve “Elhamdülillah” derse içtiği su, diğer su içmesine kadar karnında tesbîh eder. Yorulmayan seyyah İbn-i Batuta 8 Mescid-i Nebi Dımaşk’ta (Şam’da) pek çok vakıf vardır kimi gençleri evlendirir, kimi garipleri hacca yollar. Misal, Kap Kacak Evkafı, cam, porselen kıran beslemelere sahip çıkar. Yolcularla ilgilenenler, esirlere hürriyet kazandıranlar... Şam eşrafı, fukara doyurmaktan zevk alır, yemeğini kapan mescid bahçesine koşar, fakiri zengini birlikte iftar yaparlar. Hac hazırlıklarının başladığı günlerde İbn-i Batuta sıtmaya yakalanır. Maliki müderrislerinden Nureddin Sehâvi onu bırakmaz, “evim evindir” der, iyileşinceye kadar ağırlar. Hekim bulur, ilaç tedarikler, iyi olduktan sonra deve kiralayıp yola uğurlar. İbn-i Batuta bir Hicaz kafilesine katılır ki Acarimeler (bir Arap kabilesi) çoğunluktadırlar. Busra, Nebiyy-i Zişan Efendimizin bi’setten önce şereflendirdiği bir beldedir. Rahip Bahira işaretleri görmüş ve “bu çocuk peygamber olacak” demiştir. Busra’da o günleri anar, Kerek’te Selahaddin Eyyubi ve Baybars’ın yaptırdığı hankâhlarda soluklanırlar. Maan ve Akabet-üs Savân üzerinden Tebük’e varırlar. Efendimizin (Sallalahü aleyhi ve selem) abdest aldığı pınardan içer, hem suya kanar, hem de tulumları doldururlar. Sonra Semud kavminin helak olduğu mıntıkadan geçer, Salih Aleyhisselamı hatırlarlar. Ula şirin bir kasabadır ancak Sam yelinin kuruttuğu sahranın şakası yoktur taa ki Hüdeyye sızıntılarına varasıya. Hani o da su sayılmaz, ıslak bir toprak işte, o kadar. Münevver beldede Nihayet Münevver Medine’ye vasıl olur, yıkanır paklanır Server-i Kâinatın huzuruna çıkarlar. “Kabrimi ziyaret edene şefaatim vâcib oldu” müjdesine kavuşmayı arzularlar. İbn-i Batuta, Mescid-i Nebinin hikayesini anlatır ki burası zamanında Sehl ve Süheyl adlı iki kardeşin hurma kuruttukları bir arsadır. Fahr-i alem (Sallallahü aleyhi ve sellem) burayı satın alır, nurlu mescidin inşasında sahabe-i kiramla omuz omuza çalışırlar. Temeli çatısı yoktur, etrafını kerpiç bir duvarla çevirir, üzerine hurma dalları atarlar. Daha mükemmel bir bina yapabilirler ama Efendimiz “Musa aleyhisselamın sâyebeni (çardağı) gibi olsa kafidir” buyururlar. Eni boyu yüzer zra’dır yani 50’şer metre filan... Uzun yıllar böyle kalır ancak Hazret-i Ömer “mescidimi genişletin” emrine uyar (hicri 17). Rahmetli Cafer-i Tayyar’ın evini satın alır, Hazret-i Abbas ise evini bağışlar. Temeli ve tuğla direkleri olan bir mescit yapar, daha ziyade garba ve şimale doğru taşarlar. Bu sefer taştan... Hazret-i Osman ise mescidi genişletmekle kalmaz, demir, kalas, mermer sütunlar kullanır ve ahşap bir çatı yaptırır. Taşları nakış nakış işlettirir ve mescidi uzaklardan görülecek şekilde beyaza boyatır. Velid bin Abdülmelik, mescidi büyütmek için Ömer bin Abdülaziz’i vazifelendirir. Rum diyarından mahir ustalar getirir, civar evleri de satın alırlar. Bu kez kesme taş kullanır, dört köşesine birer minare yaptırırlar. Ravda-i Mutahharayı mescidin içine alırlar. Faaliyete Abbasi halifeleri Mehdi, Me’mun’da katılır, Cemaleddin İsfehani sandal ağacından bir şebeke-i saadet yaptırır. Melik Mansûr Kalavun ise hammam ve şadırvan ihtiyacını gidermeye bakar. Bilirsiniz, Server-i Kâinat başlangıçta Hannane adlı bir hurma kütüğüne yaslanarak hutbe okurlar, ılgın ağacından üç ayaklı bir minber yaptırdıklarında Hannane ağlamaya başlar. Ancak Efendimiz şefkatle kucaklayınca susar. Medineliler geceleri Mescid-i Nebide büyük bir mum yakar. Rahlesini çeken etrafında halkalanır, Kur’an-ı kerim sadaları dışarı taşar. Mescidi Nebinin imamları genellikle Mısır’dan çıkar, Habeşli gençler ise nurlu mekana hizmetten zevk alırlar. Seyyahımız Baki kabristanını, Uhud’u, Kuba mescidini, Yedi mescidleri, Mescid-i kıbleteyni, Ahzab mescidini, Bir-i Eris (Eris kuyusu) Bir-i Rume’yi de gezer. Menkıbeler derler, hatıraları toplar. Hazret-i Fatıma’nın, Hazret-i Ebubekr’in, Hazret-i Ömer’in, Ebû Eyyûb Ensari’nin evlerinden söz açar (Vehhabiler geçtiğimiz asırda bunları yıkar. Cennet-ül Baki’deki kabirleri de dağıtırlar) İbn-i Batuta Medine’den zor ayrılır. Münevver beldeyi daha şimdiden özlemeye başlar. > Devamı yarın ------------ İFTAR LEZZETİ Malzeme: * 500 gr köftelik kıyma * Bir adet yumurta * Bir soğan * Çeyrek bayat ekmek içi * Bir kaşık kekik * Yeteri kadar tuz, karabiber lspanaklı iç için : * 500 gr ıspanak * Bir baş soğan * 2 yemek kaşığı kullandığınız yağ * 100 gr kaşar peyniri Yapılışı: Tencereye ince doğranmış soğanı ve yağı koyup ateşte pembeleşene kadar kavurun. Üzerine ince doğranmış ıspanakları ekleyin. Bir iki kere karıştırıp ateşi kısın. lspanaklar yumuşayıncaya kadar yavaş ateşte 10 dakika pişirin. Saldığı fazla suyu süzdürerek içine, tuzunu, karabiberini ve rendelenmiş kaşar peynirini ilave edin ve karıştırın. Arıtk köftenin içine konacak “ıspanaklı iç” hazır. Diğer tarafta köftelik kıyma, ufalanmış ekmek içi, ince doğranmış soğan, yumurta, tuz, karabiber ve kekiği karıştırıp çok iyi yoğurun. Daha sonra 2 ceviz büyüklügünde parçalar alın. Bunları inceltip içine ıspanaklı iç koyarak rulo şeklinde sarın ve uçlarını kapatın. Yağlanmış fırın tepsisine dizin. 200 derecedeki fırında iyice kızarana kadar pişirin. Pilav, patates kızartması veya püre ile servis yapın. >>>Yemek Zevki Dergisi’nin katkılarıyla...
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 103310
    % -1.48
  • 5.471
    % -0.15
  • 6.2116
    % -0.1
  • 7.2201
    % -0.63
  • 228.954
    % -0.48
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT