BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Burası Londra!

Burası Londra!

Benim bir huyum vardır. Artık, iyi mi kötü mü, bilmem. İlk defa gittiğim bir ülkede Türk ararım. Türk çehreler, Türkçe isimler, Türk izleri, eserleri. Vallahi bugüne kadar buldum da! Atlantik’in ortasında, haritalarda zor görünen, Turks and Caicos adasında bile, -adından başka bizden bir iz bulabileceğimi sanmadığım o adada- iki yıl Kayseri’de öğretmenlik yapmış, çat pat Türkçe konuşan yaşlı bir İngiliz hanım bulmuştum.



Benim bir huyum vardır. Artık, iyi mi kötü mü, bilmem. İlk defa gittiğim bir ülkede Türk ararım. Türk çehreler, Türkçe isimler, Türk izleri, eserleri. Vallahi bugüne kadar buldum da! Atlantik’in ortasında, haritalarda zor görünen, Turks and Caicos adasında bile, -adından başka bizden bir iz bulabileceğimi sanmadığım o adada- iki yıl Kayseri’de öğretmenlik yapmış, çat pat Türkçe konuşan yaşlı bir İngiliz hanım bulmuştum. Londra’da bize ait ilk ne göreceğim diye merak ederken... Geldiğimin ertesi günü meşhur Westminster Abbey’yi gezerken ve doğrusu bize ait bir şey görmeyi hiç de umut etmediğim bir yerde ve bir anda karşıma bize ait bir şey çıktı. Üç saat boyunca gezilen, ayaklara kara sular indiren kilisenin müzesinde Amiral Nelson’un bir heykeli vardı. Gerçek kıyafetleri giydirilmiş, orijinal aksesuarları üzerinde. Şapkası, kılıcı, madalyaları. Madalyalarından biri ay-yıldızlı Osmanlı madalyasıydı. Bilgi kartında (ki Türk nişanı yazıyordu) amiralin bunu ve öteki İtalyan nişanını üzerinde taşıyarak göstermekten zevk aldığı not edilmişti. O kadar uzun süre baktım ki Nelson’a, çevredekiler burada bakılacak mühim bir şey var galiba diyerek yanımdan yöremden başlarını uzattılar. Elbette bakılacak mühim bir şey vardı: Ay-yıldız! Böylece Londra’daki Türk izi arama ve bulma faaliyetim, Thames Nehri kıyısındaki, onuncu yüzyıldan kalma Westminster Kilisesi’nde, Amiral Nelson’un göğsündeki ay-yıldızla başlamış oldu. Bize ait bir şey arama daireme kebapçıları dahil edeyim mi etmeyeyim mi, karar verebilmiş değilim. Hele Avrupa’da. Mebzul miktarda. Aramanıza gerek olmadan karşınıza çıkıyorlar. Dediler ki Londra’da Türklerin en çok yaşadığı semt Harringay’dir. Londra merkezden (benim için Big Ben’in orası) otobüsle bir saat kadar mesafede. Gitmesek olmaz. Bulur muyuz, bulamaz mıyız, hangi otobüs, bu oradan geçer mi, hangi durakta ineceğiz derken... Otobüsün numarası doğru ise, başka bir şey sormanıza öğrenmenize gerek yokmuş! Sadece pencereden bakın yeter! Birden size “nereye geldik yahu!” dedirten bir semte geliyorsunuz. Zaten otobüste de birkaç Türkçe konuşmaya kulak misafiri oluyorsunuz. Cadde boyunca istisnasız bütün iş yerleri Türkçe isimli. Türkiye’deki şehirlerde bile bu kadar Türkçe isimli dükkân yan yana bulunmaz! Sadece isimler de değil. Altındaki açıklayıcı yazılar da, vitrinlerdeki reklamlar da Türkçe. Hatta vatandaşlarımız semtin İngilizce adını bile Türkçeleştirmiş! Kimi tabelâlarda “Harringay” adı Türkçe okunuşu gibi yazılmış. Meselâ, Haringey Çiçekçisi! Ve cadde boyunca kokular. Herhalde Londra’nın en nefis kokuları! Köfte, kebap, pide, lahmacun... Duyulan müzik bize ait. Dükkânların birinde televizyon açıktı. Kapıdan gözüme ilişti, Türkçe. “Aaa, Türk televizyonu” demiştim ki, çalışan delikanlı ile göz göze geldik. Benim şaşkınlığıma şaşırmış halde ters ters baktı. “Elbette Türk televizyonu, bunda garip ne var?” der gibi. Öyle, burada Türk olmanın Türkçe duymanın şaşılacak bir tarafı kalmamış. İlk 15 dakika şaşırdıktan sonra ben de alıştım. İş yerlerinde çalışan, girip çıkan, yiyip içen, yollarda yürüyen, birbiriyle şakalaşan kadınlı erkekli, her yaştan insanlar... Hemen hepsi Türk’tü. Arada, bir İngiliz göründüğünde ne kadar yabancı kalıyor!
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT