BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bülent Ecevit

Bülent Ecevit

Karaoğlan’ın dürüstlüğüne kimse bir şey diyemez ancak solcu muydu, sağcı mıydı, düzene karşı mıydı, rejimden yana mıydı pek anlaşılamadı. Hayatı boyunca zikzaklar çizdi, memlekete ufuk açamadı.



Bu yazı “Sayın başbakan filanca dönem genel kurul toplantısında, ya da esas hakkındaki söz aldığı mütalaada...” gibi ibareler taşımayacak. Sadece halktan birinin (benim) yaşadıkları anlatılacak. Orta mektep ve lisede İngilizce derslerinde Gatenby diye saman yapraklı bir kitap okuturlardı. Her konunun ardında 7-8 tane Questions vardı, sağolsun iyilikseverin biri yardımcı kitap çıkarmıştı. En beyliklerinden 20 - 30 answer ezberledin mi tamamdı. Ben tembeldim, o kadarına bile gelemezdim. Zira sözlülerde sorulan beş sorudan üçünün “Adın ne?” “Kaç yaşındasın?” ve “Kütüphane nedir?” olduğunu tespit etmiştim. Mayneymiz İrfan, Ayem fortiin yirz old ve Elaybriizepleyz verveikenbarrovbuks dedin mi 6 garantiydi. Hoca dönüp de “lokanta nedir” diye sorsa tık yok tabii. Hoş onlar da İngilizce bilmezlerdi. Bir insan niye “come” yazıp “kam” okur, hem neden “gel” anlardı? Bilmece gibi bir şeydi. Bu yüzden olacak ecnebilerle şakır şakır konuşan bir başbakan bizi heyecana getirdi. Sadece İngilizce mi? Sanskritçede de otoriteydi. Ecevit Amerikan Lisesinin (1944) ardından Ankara Hukuk Fakültesine başlasa da ilk üç ayda bıkmış filolojilerde de sebat etmemişti. Yüksek tahsilden yana nasipsizdi. Hani deseniz ki devlet umuru gördü, bürokratlar arasında yetişti. Hayır o yelkenini ıssız sulara açan bir şairdi. Gazeteciyim dese de Babıalide de gezinmemişti, haber kovalamamış, fotoğraf çekmemişti. Hastane koridorlarında itelenmemiş, adliyede dayak yememişti. Mürettiple musahhihle cedelleşmemiş, sayfa çizmemişti. Liseyi bitirir bitirmez Ankara’da Basın-Yayın Genel Müdürlüğü’nde masa sahibi olmuş, yıllarca İngiltere’de Amerika’da (devlet görevlisi olarak) gezdirildikten sonra ve CHP’nin yayın organı (bir nevi bülten) Ulus Gazetesine paraşütle indirilmişti. Konak çocuğuydu, Beşiktaş Valideçeşme’deki Pembe Köşk’te doğmuştu. Babası TC’nin seçkin üyelerinden Prof Dr. Fahri Ecevit CHP Kastamonu milletvekiliydi, annesi Nazlı Ecevit ise sanat camiasının tanınan isimlerdendi. Eh Bülent Bey için bu kadar imtiyaz normal sayılabilirdi. Ancak İnönü gibi güçlü bir ismi nasıl saf dışı edebildi? Olacak şey değildi... Hazırlıksız iktidar Ecevit iktidara hazırlıklı değildi, bu yüzden hariciyeden, ekonomiden, imardan, sağlıktan, eğitimden anlaması gereksizdi. Ancak Necmeddin Erbakan’la yaptığı koalisyon onu zirveye iteledi. Olacak bu ya o sıra Kıbrıs’ta gerginlik tırmandı ve barış harekatı ile (aslında basbayağı savaştı) reytingi hayli arttı. Askerlik şubeleri önünde bizi de alın diyen gönüllüler... Radyolarda Hasan Mutlucan’lar, Ayla Alpman’lar... Bülent Bey Selamet Partisi’nden kurtulma hesapları yaptı ve seçime girdi. İşte o günlerde çok popülerdi. Söylevlerinde olanak olasılık kullansa da ses tonu yerindeydi. Mavi gömlekleri çekip masa yumruklamalar, güvercin uçurmalar filan... Sanırım biraz da Süleyman Bey’den bıkanlar Karaoğlan’a sarılmışlardı. Kasketli lider umut vaat ediyordu zira. Bundan böyle her şey daha farklı olacaktı. Ama olmadı, Alpaslan Türkeş’in 9 Işığından arakladığı “Köy Kentler” bile revaç bulmadı. Yapılan manasız af ile dağdan taştan toplanan anarşistler salındı. Emniyetin çivisi çıktı, sol örgütler güç kazandı. Kaldı ki bu devletçi anlayış ve böylesi kadrolaşmalarla ekonomi rayına oturtulamazdı. Evet, Ecevit hırslıydı. Ama Rahşan Hanım daha da hırslıydı. İktidar arzuları doruktaydı. Nitekim motel odalarında pazarlıklar sürdü AP içinden 11 milletvekili ayartıldı, lekeli de olsa azınlık hükümetini kurmayı başardı. 1978’ler... Üniversite talebesiyim o zamanlar. Benzin yok, mazot yok, tüp gaz bayiler tarafından bahşedilen çok matah bir meta! Düşünün adam kamyonla memleketine dönecek motorin bulamıyor. Garibim o kadar bunalmış ki “doldur gazyağı” diyor, basıyor marşa. Bunun bedeli belli: Motor indirmek. Onu o da biliyor ama çaresizlik pek zor. O günlerde gazetelerde yer alan bir hadiseyi unutamam. Adamın biri elinde levye ile akaryakıt kuyruğunda bekleşenlerin üstüne yürüyor. Soruyor içinizde CHP’ye oy veren var mı. Çıt yok. “Ama ben verdim” diyor, “bu elle!” Ve oracıkta vurup bileğini kırıyor. Peki Enerji Bakanı kim biliyor musunuz? Sayın Baykal. Anlı şanlı sosyal demokratlar adını duymadığımız ülkelerden kredi dileniyorlar. Devlet 70 sente muhtaç. O yıl hava nasıl soğuk anlatamam. Devlet Kömür İdaresinde adamı olan işini uyduruyor. Talebeyiz ya kimse bizi iplemiyor. Parayı yatırmışız, bir at arabası Cizre kömürü (ki nasıl isli iki günde baca tıkıyor) için belki kırk gün kuyruk beklemişiz. İnanın bir tomar evrak var elimizde, neden sonra sıra geldi kepçe yığına daldı, bildiğin çamur toprak... Hadi götür de yak. A klavye Erika Temmuz 2003’te “daktilo yazısı” adlı bir çalışma için Babıali’nin emektar daktilo tamirsi Hayrettin Usta ile bir mülakat yapmıştım. Sağ olsun bana cihazlarını tamir ettiği ünlüleri anlatmıştı. Nostalji kokan bir programdı, bir ara Ecevit’ten söz açtı, “onun Erika’ları da bize gelir” diye mırıldandı. Sordum “Hâlâ mı?” -Evet hâlâ. Bülent bey “A klavye” ile yazar, alınan yeni daktiloların tuşlarını değiştiririz, yoksa kullanamaz. A klavye 930’lu yıllara has bir alışkanlık. Ama bunu kullanan biri bilgisayarı açamaz, açsa da kapatamaz, ekrana adını bile yazamaz. Eğer bu komputer çağında devletin zirvesindeki isim takır takır daktilo dövüyor, kağıtları zımba ile delip, tel dosyalara iliştiriyor ve klasörlerde saklıyorsa... Vay gelmiş milletin başına! Şimdi teknolojiye aşinalık cihetinden sorarsanız Ecevit “kesinkes gericiydi!” Tiryakiydi sonra. Sigarasını keyifle yakar, dumanını yele salardı. Kameralar açıkmış, objektifler çevrilmiş hiiiç kaale almazdı. Eğer tütünden kurtulamadıysa iradesi zayıftı, yok kurtulabileceği halde devam ediyorsa sorumsuzdu. Gençlere böyle örnek olunmazdı. Bakın “genç” dedik de aklıma geldi. Ecevitler etrafındakilere güvenmediler, kimsenin elinden tutmadılar. Adam yetiştirmediler, hani derler ya benden sonra tufan! Hızlandırılmış eğitim şipşak öğretmen Şimdi delikanlı ya da hanım kız eğitim enstitüsünde, 3 yıl dirsek çürütmüş, o yıl da okuyacak muallim olacak. Aaaa bir bakıyor okula acaip sınıflar açılıyor. Bıyıkları ağızlarına giren Marksist militanlar hızlandırılmış eğitim adı altında bir kurs görüyor, 56 günde lise öğretmeni çıkıyor. Yıllarını verenler daha talebe, onların tayinleri şip şak yapılıyor. Hangi ile militan gerekliyse oraya atanıyorlar. Düşünün öğretmen afiş asıyor, adam dövüyor, cebinde susta, belinde nunçaka taşıyor. Öbür yandan Milli Eğitimde yıllarca emek vermiş, ter dökmüş 30 000 (yazıyla yazıyorum otuz bin) değerli öğretmen bir gecede sürgün ediliyor, kurtarılmış bölgelere gönderiliyorlar. Çoğu rapor alıyor, bir kısmı istifa ediyor, gözünü karartanlar da gidiyor ve vuruluyor. O gün için çok sıradan bir şey, bir muallim daha mevta oluyor. Mearif nezaretine ne gerek, kararlar Töb-Der’de alınıyor. Polis deseniz ona keza... Milliyetçi muhafazakar bilindiğimden olacak sol gruplardan çekinmiyorum. Diyelim çevirdiler, kaçarım, dövüşürüm, ya da dil döker kurtulmaya bakarım. Ama Polis öyle mi ya. “Dur!” dedi mi duracaksın, eğer bir Pol-Der’linin eline düştüysen çıra gibi yandın. Bi tarafına kabloları bağladı mı Kennedy cinayetini bile üstlenir, önüne ne konursa imzalarsın. Diyeceksiniz ki MC’li yıllarda aksi olmadı mı? Olmamalıydı. Ona da karşı çıkılmalıydı. Diyeceğim o ki Ecevit kamplaşmayı kamçıladı. Kesinlikle taraflıydı, aşırıydı ve “acımasızdı!” “Toprak işleyenin, su kullananın” cümlesini birileri “toprak reformu ve kooperatifçiliği işaret ediyor” diye tevil etse de maksadın arazi işgalleri olduğu açıktı. Mal, mülk, miras tanınmayacak, elin oğlu gelip tapulu arazinize el koyacaktı. Acıdığım anlar Aradan yıllar geçti, artık muhabirdim. Bay ve Bayan Ecevitleri zelzele bölgesinde takip ettim. Yetkileri çoktu ama acizdiler. İnanın onları arabanın (Kocaeli plakalı Hyundai bir Limuzin’di) şoförü ile yaveri yönetiyordu. Kapıyı açınca iniyorlardı, kapıyı açınca biniyorlardı. Uyur gezer gibiydiler, neler olup bittiğini anlayamamışlardı. Bir ara ilk mektep çocukları gibi elele tutuşup Hollandalı gruba ait kurtarma köpeklerini seyrettiler. Rahşan Hanım, oğluna gösterir gibi “bak Bülent işte bu köpekler o köpekler” dedi. -Ha bunlar onlar mı? Televizyonda görmüştük hani... İnanın acıdım, çocuk gibiydi. İpin ucu ellerinden kaçmıştı. “Şuraya bir iş makinesi” diyemeyecek kadar zavallıydı. Yardıma koşan sivil toplum kuruluşları bizden ve olmayanlar diye ikiye ayrılmışlardı. Asırlık dernek o efsane Hilal-i Ahmer ortalıkta bile yoktu. Yabancı yardım örgütleri gemiler dolusu malzeme getirmişlerdi ama muhatap bulamıyorlardı. Lâkin hakkını vermek gerek, Osman Durmuş’un ekibi cansiperane çalışıyordu, hekimler hemşireler dua alıyorlardı. Bilirsiniz muhalefette iken ağzından bal damlayanlar iktidarda bir tuhaf olurlar. Ecevit AB’den taraf görünmesi de takiyedir. Ki aile resimlerindeki ezik tavrı içindekini ele verir. Zamanında “onlar ortak biz pazar” saplantısından kurtulsaydı... Ele geçen altın fırsatları tepip topluluk içinde yer almamıza mani olmasaydı... Ama o sadece AB’ye değil, NATO’ya ve İslam ülkelerine de karşıydı, Türkiyeyi yalnızlaştırmaktan yanaydı. O da bir görüş tabii. Peki samimi miydi? Orasını bilemem ama yıllarca kapitalistlere söven bir liderin Amerikancılık yapması hiç şık olmadı. Omzu güvercinli, mavi gömlekli, bolşevik kasketli Ecevit Clinton’ın huzurunda el pençe divan durmamalıydı. Washington bu sadakati değerlendirdi, Öcalan’ı paket teslim Ankara’ya yolladı. O günden sonra Karaoğlan Ulusalcı kesildi, hatta MHP’nin oylarına bile asıldı. Adı krizlerle anıldı Ben bazı şeyleri çözebilmiş değilim. Seksen öncesi her gün onlarca vatan evladı toprağa düşerken Ecevit ile Demirel kanlı bıçaklı düşman görüntüsü verdiler, memleketi gerdiler. Sonra bir baktık can ciğer kuzu sarması. Ecevit Demirel’i ikinci kez Cumhurbaşkanı yapabilmek için (keşke başarılı olsaydı) az çabalamadı. Madem bu kadar muhabbetiniz vardı, bir kaolisyon kursaydınız ya. Memleket de darbe yaşamasaydı... “Bu kadına haddini bildirin” tavrı demokratça değildi sonra. En azından bir centilmen o ses tonu ile halkın seçtiği bir mebusa, bir hanımefendiye bağırmazdı asla. Ömrü boyunca “bu düzen değişmeli” diyen Ecevit düzenin bekçiliğine mi soyunmuştu yoksa? Bu nasıl sol? Güçlü ile omuz omuza, zenginle birlik, Amerikancı ve halkına yabancı! Böyle solculuk olamazdı. Peki o ya o Necdet Sezer ile yaptığı kavga... Hele içerde kopan münakaşayı dışarı sızdırması... Acemi desen değildi ama tecrübeli de sayılamazdı. Merdiven altında yaptığı konuşmanın ardından döviz zıpladı, firmalar çöktü, işsizlik arttı, esnaf kan kaşındı. Hasılı Karaoğlan ne zaman iktidara gelse memleketin ufku karardı. Ve halk biletini kesti, bir evvelki seçimde iktidara taşıdığı lideri % 1.5’la tavan arasına yolladı. Peki bu Ecevit hep mi hatalıydı. Hayır, “Vahideddin Hana hain diyemezsiniz” açıklaması, yerindeydi, cesurcaydı, alkışlanmalıydı. Sayın Ecevit kendi çapında mütevazı, dürüst, hoşsohbet biri olabilir ama devletin önünü açamadı. Türkiye’ye asgariden bir 30 yıl kaybettirdi ki o yıllar henüz yerine konamadı. Eşi dostu şüphesiz özleyecekler ama (af bekleyenler dışında) kimsenin onu “başbakan olarak” arayacağını sanmam. Köprüye hayır Eminönü’nün eski halini bilen bilir. 1970’li yıllarda hâl Haliç girişindeydi ve bütün nakliye ambarları Sirkeci’nin ara sokaklarında sıralanırlardı. Troleybüslerin boynuzları sıkça çıkardı, şoför iner, kolları iplerle çekip hizalardı. Ardında asabi asabi kornalar çalardı. Yetmez gibi Avrupa’dan Asya’ya geçecek ne kadar otobüs kamyon kaptıkaçtı varsa Sahil yolunda birikir, kuyruğun ucu Zeytinburnu’na dayanırdı. Bayram arefelerinde haftayla sıra beklenir, şoförlerin gözleri içine kaçar, sakalları uzardı. Boğaz Köprüsü ciddi bir ihtiyaçtı. Demirel bunu seslendirdiği zaman Ecevit ayağa kalktı. Vay Efendim bir avuç mutlu azınlık keyif turları atacaklar... Varlık içinde yokluk Yıl 1978... Nerede kuyruk görsek sokulup, ilişirdik, dükkana yaklaşınca ne satıldığını öğrenirdik. Ya bir paket margarin, ya yarım kilo toz şeker, olmaz ya hadi diyelim bir paket çay. Kaynamış çayın çöpü kurutulur, bir daha haşlanırdı, renk nerdee, su bulansın tamam. Tekel karaborsaya çalışırdı, Türkiye güya tütün ülkesi ama sigara bulunmazdı. Bulgaristan’a yaptırılan Maltepelerin kağıdı naylondu, sigaraya düğüm atsanız yırtılmazdı. Dumanı zifir, geniz yakar, acı acı kokardı. Elbette tuzu kurular kuyruklarda ıslanmazdı, karaborsacılar fukaranın derisini yüzer, saklanma gereği de duymazlardı.
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 101718
    % 1.92
  • 5.6886
    % 0.05
  • 6.3813
    % -0.04
  • 7.0932
    % 0.36
  • 259.632
    % -0.41
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT