BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Temeli at, bırak!..

Temeli at, bırak!..

Panionios, Austria Wien’i Avusturya’da yendi ve “korkulan” oldu!..



Panionios, Austria Wien’i Avusturya’da yendi ve “korkulan” oldu!.. Şimdi, “gruptan çıkmayı garantileyen” ve muhtemelen Yunanistan’daki maçta “işi hiç de ciddiye almayacak olan” Bordeaux’yu da yenerse (ki, yenecektir), Galatasaray, Austria Wien’i yense dahi, gruptan çıkamayacak!.. Buyurun, “10 yılda bilmem kaç tane Süper Lig, Avrupa Kupaları’nda başarılar ve hatta Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu vaat eden” Özhan Canaydın döneminde Galatasaray’ın geldiği nokta!.. Trömsö rezaleti ile başlayan ve bugün de Panionios’a geçilerek devam eden “Avrupa’da büyük başarılar” serisi!.. Ve bakıyoruz: Hâlâ ve bu defa “acındırma” politikasıyla, “o koltukta tutunma ve oturma” tutkusu!.. Yazıktır Galatasaray’a! Galatasaray seyircisi tribünleri “neden” boşalttı?.. Zira, “bu başkanın döneminde” Galatasaraylılık ruhu, Galatasaraylılık heyecanı, Galatasaraylılık coşkusu bitti!.. “Hakan Şükür takıntılı” sevgili Osman Tanburacı, hâlâ masal anlatıyor: “Efendim, seyirci eski yüzler görmek istemediği için stada gelmiyormuş!..” “Eski yüz” dedikleri de kim ola ki?.. “Bir maç oynayıp”, sonra kulübede ya da tribünde oturan, sonra “imdat” denilince, “yeniden hatırlanan” Hakan mı?.. Yoksa “destanlar yazılan” Hasan mı?.. Yoksa yoksa, yıllardır sevgili Tanburacı’nın “Hakan Şükür’ün yerine oynamalıdır” diye diretip durduğu Ümit Karan mı?.. Başka kim var?.. Kadronun da, takımın da “nerede ise tamamı değişmiş”, neymiş; “Seyirci eski yüz görmek istemediği için stada gelmiyormuş”; öyle mi?.. “Takımın gireni de, çıkanı da yeni yüz”; sevgili Tanburacı herhalde “Galatasaray seyircisi” ve “kendi okuyucusu” ile dalga geçiyor; üstelik herkesi saf sanıyor!.. Galatasaray takımı “yeni yüzlerle dopdolu hâle gelmişken”, seyirci tribüne gelmiyorsa, sevgili Tanburacı gibi “mantık yürütürsek”, herhalde “Seyirci, yeni yüzler görmek istemediği için stada gelmiyor”; olacak şey mi?.. “Yazar - çizerim” diyenlerin, “Galatasaray’ı yorumluyorum” diyenlerin “Hakan’la uğraşmadan biraz kafalarını kaldırıp”, bu “kötü gidişişin sebebini araştırmaları” ve “neyin ne olduğunu ortaya koyarak”, çıkış yollarını göstermeleri gerekmez mi?.. Ortada acı bir gerçek var; Galatasaray seyircisi, maçlardan ve tribünlerden soğuma trendine ne zaman, nasıl girdi ve bugünlere nasıl gelindi?.. Mimiksiz bir yüze sahip, konuşmayan, konuşunca da “teybe alınmış anonslar gibi”, son derece “mekanik bir sesle, hep ayni şeyleri söyleyen” bir Başkan’ın Galatasaray seyircisine, taraftarına “heyecan, coşku, tutku vermesi” mümkün mü?.. UEFA Kupalarını kaldırmış, Süper kupaları almış Galatasaray’ı, Trömsö’lere, Panionios’lara elenir hâle getirenlerin döneminde, Galatasaray taraftarının ve seyircisinin tribünlere küsmesinden daha tabii ne olabilir?.. Galatasaray’ı salon sporlarında yıllardır kadınlarda - erkeklerde “Fenerbahçe’nin şamar oğlanı hâline getiren” bir Başkan’ın döneminde, Galatasaray seyircisinin ve taraftarının “salonları da boşaltmasından” daha tabii ne olabilir?.. Ne yazık ki, Galatasaray camiası da “bu hazin” gidişe seyirci kalmış, Divan Kurulları “yeterli” ağırlığı koyamamış ve bugünlere gelinmiştir!.. Şimdi “acınarak ve acındırarak” bir dönem daha “seçim kazanma” senaryosu yürürlüğe konmakta, Özhan Canaydın “sağlığı bakımından son derece riskli” bir dönemde “Ben devam etmek istiyorum” demektedir!.. “Sağlık durumu ile ilgili riski” de, eleştirileri önlemek, gerçeklerin yazılmasına mani olmak için “baskı unsuru” olarak kullanmaktadır!.. “Riski göze alması” da, “riski böyle kullanması” da kabul edilemez!.. Ailesi ve doktorları buna izin vermemelidir!.. “Onlar” verirse, Galatasaray camiası vermemeli ve “seçime girmesini” önlemelidir!.. “Özhan Abi’nin çok tehlikeli ve riskli bir tansiyon sorunu var” hassasiyeti, duygusallığı ve baskısı ile “işler yürümez”, yürütülemez!.. Başta Canaydın olmak üzere, herkes şapkasını önüne koymak ve “şu” doğruyu bulmak durumundadır: “Stadın temeli atıldığı günün sonunda”, Özhan Canaydın “Ben görevimi yaptım, Başkanlığı bırakıyorum, aday değilim” demelidir!.. Tabii, “Galatasaray’ı, tutkularından daha çok seviyorsa!..” >> Prensipli Hoca!.. Fenerbahçe derbisine 3 gün kalmış, Feldkamp antrenmana çıkmıyor, gerekçe olarak da “yöneticilerle yaptığı görüşmeyi” gösteriyor!.. “Günler” çuvala girdi, günün “antrenman saati dışındaki saatleri” çuvala girdi ve tam da “antrenman saatinde görüşme mecburiyeti (!) var” ki, Feldkamp idmana çıkmıyor!.. Müthiş; adamdaki iş ciddiyetine, iş prensiplerine, iş disiplinine bakın!.. Tevekkeli, Lincoln’leri, Hakan Şükür’leri adam yerine koymayıp, “dünkü çocuklar gibi” cezalandırıyor!.. Hele hele “Hasan Şaş’la ne görüşeyim, o gelsin benimle görüşsün” açıklaması yok mu; insanı kendisine hayran bırakıyor!.. Öyle ya, “Hoca dediğin böyle olur!..” Açıkça görülüyor ki; hocalığın “hocalık artı insanlık artı biraz babalık artı biraz ağabeylik artı çokça yöneticilik, artı bir nebze arkadaşlık, artı birkaç avuç dostluk ve tam tamına büyüklük olduğunu” bilmeyen “bir hoca” ile karşı karşıyayız!.. “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” sözünü de prensip edindiğini, “çıkmadığı idman” dolayısı ile öğrendik!.. Elhak, Özhan Canaydın - Adnan Polat - Adnan Sezgin üçlüsüne “çok uygun” bir hoca; devam!.. >> Sakın ha!.. Hasan Şaş, “hakemlerden yakınarak” feryat ediyor; “Artık Galatasaray’da oynamayacağım, Türkiye’de kalmayacağım, yurt dışında, Avrupa’da futbol oynamayı sürdüreceğim!..” Sevgili Hasan, “sana onca müsamaha gösteren Türk hakemlerini de beğenmiyorsan”, vah ki ne vah!.. Avrupa’da her maçta “ya iki sarı karttan, ya doğrudan kırmızı karttan oyundan atılır”, kulübede bile değil, devamlı tribünde oturursun!.. Galatasaray kaptanlığına kadar yükselmiş, senin gibi bir tecrübeli futbolcu, Türkiye’nin de, Türk hakemlerinin de kıymetini bilmeli!.. Sana “ancak” onlar tahammül edebilir!.. Onlar da ediyor zaten; arada bir “bunlar olacak”; yoksa Türkiye’de her futbolcu sana özenir; her düdükte hakeme koşmaya, el kol sallamaya, bağırmaya, bitmedi; yakasına yapışmaya başlar; sonrasında ne olur; hiç düşündün mü?.. >> Üçü beraber!.. “Konuştukça batan” bir başkan da, Beşiktaş’ta var!.. Neler söyledi, neler vaat etti, kulübü ne duruma düşürdü; insan aynaya bakar ve ondan sonra konuşur!.. Beşiktaş’ı “babasının çiftliği” sanıyor!.. Her şeyi yüzüne gözüne bulaştırdı; “Parayı verdim, düdüğü çalarım; hem de 2010 yılına kadar” demeye getiriyor!.. Beşiktaş camiası bu kadar mı güçsüz?.. 50 yıldan fazladır “spor yazarı olarak” sporun ve futbolun içindeyim; açıkça ifade edeyim ki, “Üç Büyükler başkanı olarak” hiçbir dönemde “antipatik olma yarışında birbirinden geri kalmayan” böyle bir “üçlü” el ele verip “beraber” olmamıştı!.. Aziz Yıldırım - Özhan Canaydın - Yıldırım Demirören bunu başardılar ve spor tarihimize geçtiler; kutlarım!.. >> Kan davası!.. Eskiden Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’dı “kan davası” güden; sonra “başkalarını ortaya sürerek” geri çekildi ve “kan davasını için” onları kullanmaya başladı!.. Şimdi sazı eline Trabzonspor Başkanı Nuri Albayrak altı; gün geçmiyor ki, futbolumuzdaki her sorunun “tek sebebi ve sorumlusu olarak” Halûk Ulusoy’u göstermesin!.. Pes!.. Trabzonspor’a “büyük vaatler ile gelip”, hemen hemen “herkesin desteğini alıp”, Trabzonspor’a “onca para harcatıp” ve “onca hoca ve futbolcu harcayıp” başarısızlıktan başarısızlığa koşmanın mahcubiyeti içinde “Ben beceremedim” diyerek kenara çekileceğine, durmadan konuşuyor!.. Zaten başka yaptığı bir şey de yok!.. Trabzonspor’un işi zor!.. Temenni edelim ki, “Nuri Albayrak’ın yaptıklarının tam tersini yapacak” bir başkan bulsunlar!.. Hatırlıyorum, “göreve gelirken” ne kadar güzel ümitler vermişti ve bizden de “tam destek almıştı”; hem kendisini, hem de “ona destek veren” herkesi mahcup etti; yazık oldu!..
Kapat
KAPAT