BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Endonezya’nın kurucusu Ahmet Sukarno

Endonezya’nın kurucusu Ahmet Sukarno

Hollandalılar Sukarno’yu adi mahkumlar gibi üç numara tıraş eder, önüne çuvaldan bozma urbalar atarlar. Bunlar şanstır aslında, koluna vurulan kelepçeler onu kahraman yapmaktan başka işe yaramaz



Hollandalılar Sukarno’yu adi mahkumlar gibi üç numara tıraş eder, önüne çuvaldan bozma urbalar atarlar. Bunlar şanstır aslında, koluna vurulan kelepçeler onu kahraman yapmaktan başka işe yaramaz Çokça satılan bir posterdir, gören hatırlar. Şöyle: Altın renkli bir kumsal, dibi görünen berrak deniz, akça pakça bulutlar ve palmiyelere bağlanmış bir hamak... İşte buna benzer tam 17 bin ada bulunur Endonezya’da... Adaların kimi Anadolu cesametindedir, kiminin mukimi bile bulunmaz. Ormanlarında botanikçilerin tasnif ede ede bitiremediği bitkiler yer alır, zoologlara kalın kalın kitaplar yazdıran canlılar... Rengarenk kuşlar, böcekler, iri yılanlar... Sonra tik, abanoz, maun, sandal gibi para eden ağaçlar... Toprakları münbittir açıkta bastonunuzu unutsanız yeşermeye başlar. Petrol, uranyum, elmas... Zenginlikte yerin altı da üstünü aratmaz. Havalide 350’yi aşkın farklı milletin yaşadığını düşünürseniz her ada ayrı bir dünyadır aslında... İnsanları güler yüzlü ve dost canlısıdır, ezici ekseriyetle (% 93 küsur) Müslüman’dırlar. Ancak batılı sömürgeciler bu şirin adaları bu güzel insanlara bırakmaz, topla tüfekle gelir, ümüklerini sıkarlar. Önce Portekizliler, sonra İngilizler derken Hollandalılar... Osmanlı, kardeşlerinin çığlığına bigane kalamaz, Açe sultanlığına askeri malzeme, gemi ustaları, mühendisler, mimarlar yollar. (Ki bunu hâlâ unutmazlar.) Hollandalılar sadece çalmakla çırpmakla kalmaz emperyalist tezgahın devamı için şeytani bir düzen kurarlar. “Doğu Hind” adı taşıyan bir şirket eliyle Müslüman Mataram devletini yıkarlar. Şirket zaman zaman Fransızlar ve İngilizler tarafından yönetilir, değerli ürünleri öldüm parasına halkın elinden alırlar. Hollandalılar, 1723’de girdikleri ülkede 1949’a kadar kalır, halkın kanını emer, iliğini kuruturlar. “Teşkilatı Muhammediye” ve “Serekat İslam” güçlenince (1915’ler filan) alanları daralmaya başlar. Javalı Şükrani İşte direnişin içinde sivrilen isimlerden biri de Ahmed Şükrani’dir. Tabii bizim spikerlerimiz yabancı ajans haberlerindeki isimleri Portekizli muhabirlerin aksanı ile okudukları için bizde de Sukarno diye tanınır. (Aynen Üsküp haberlerine “Skopje” mahreci koyduğumuz, Yemenli Zeki’ye, “El Yamani”, Cezayirli Zeynüddine “Zidan” dediğimiz gibi.) Sukarno’nun dedesi Demak sultanlarının soyundan gelen Javalı bir asilzadedir, adamcağız torunlarını destanlarla büyütür, onların kahraman Karno gibi gözü kara, vatanperver olmalarını arzular. Bizimkini “Bung Karno” diye çağırır mesela... Babası Avrupa görmüş, Hollanda’da okumuş bir adamdır, hadiselere daha farklı bakar. Anne tarafı ise Bali adasındandır. Bali’de Hinduların ağırlıkta olduğunu düşünürseniz, çocukcağız doğuştan çok kültürlüdür, bu yüzden olacak her kesimle irtibat kurar. Sukarno da Hollanda Lisesine gider, bu arada Sarakat İslam mensuplarıyla tanışır ve hitabetiyle öne çıkar. Başarılı bir öğrencidir, Bandung’da mimari okur, üniversite yıllarında Marksist yayınların tesirinde kalsa da, milliyetçilikten caymaz. Ülkenin geleceğini İslam birliğinde arar, Komünistleri cepheyi bölmekle suçlar. Lideri Tjokroaminoto’nun peşisıra dolanır, avuçları patlayasıya alkışlar. Önderi de onu pek sever, hatta kızı Utari’yi verecek kadar. Ancak Sukarno kayınpederi gibi kucaklayıcı olamaz, fikir ayrılığı netleşince yuvasını da yıkar. Bandung’a gider ve ev sahibesi İggnit ile nikah kıyar. Bu arada deruhte ettiği “Eğitim ocakları” hızla yayılır ve o alt yapıdan PNI (Endonezya Ulusal Birliği) gibi bir teşkilat çıkar. Güçlüden yana Sukarno arkadaşlarından daha zeki, daha karizmatik değildir ama havayı iyi koklar. 1927’de anti sömürgeci bir federasyon (PPPKI) kurar. Zaman zaman tutuklanır, Hollandalılar onu adi mahkumlar gibi üç numara traş eder, çuvaldan bozma urbalar giydirip, atölyeye yollarlar. Hakaret şüphesiz Endonezya halkınadır, köprüler atılır, gerginlik artar. Bütün bunlar şanstır bir bakıma, koluna vurulan kelepçeler onu meşhur etmekten başka işe yaramaz. Genç adamın kodeste bol vakti olmalıdır, ilkelerle esaslarla bozar, oturur Marahenizm adlı bir ideoloji karalar. Gelgelelim Marahenizm’i kimse sallamaz, büyük akis uyandırmasını beklediği prensipler milletin umurunda bile olmaz. Sukarno’nun güçlü yele yelken açmak gibi bir huyu vardır, belki de halkı kırdırmaktan korkar. Polis baskısı artınca gider işgalcilerle anlaşmaya kalkar. İşte bu yalpaları hoş karşılanmaz, taraftarları dağılır, posterlerini paralarlar. Teşkilat yönetiminde sınıfta kalan Sukarno ev idaresinde de bocalar. Yaşlı karısı İggnit’ten tez bıkar, belki de genç Fatmawati gönlünü çalar. Lâkin İggnit kolay pes etmez, dünyayı başına yıkar. Gelen gideni... 2. Cihan Harbi’nde Naziler Hollanda’ya girer, imparatorluk kurma hayaliyle heyheylenen Japonlar da Java ve Sumatra’ya sarkarlar. Dinsizin hakkından imansız gelir, zalimler birbirini kırar. Sukarno Japonlarla omuz omuza poz vermekten sakınmaz, Tokyo’nun göz yumduğu Putera (Erkek evlat) partisinin başına geçer, işgalcilerle takışmaz. Ancak emperyalist emperyalisttir, sarışını uzun boylusu ya da boduru çekik gözlüsü olmaz. Bu defa Japonlar kolonileşir, kaynaklar yine dışarı akar. Endonezya’nın çocuklarını Asya’nın değişik bölgelerinde, gayri insani şartlarda çalıştırır, yetmez cephelere yollarlar. Lamı cimi yoktur yapılan aşikare köle ticaretidir ve lider dediğin asla göz yummaz buna. Japonlar savaşın istedikleri gibi gitmediğini hissedince yumuşar, bağımsızlıklarını tanır, kırmızı beyaz bayrağı serbest bırakırlar. Hele Nagazaki ve Hiroşima’da bombalar patlayınca pek kibarlaşır, ayağa takılmazlar. Müttefikler tarafından desteklenen Hollandalılar ise tekrar gelip adalara tebelleş olurlar. İngiliz gemileri pervasızca limanları bombalar. Flemenkler iyice arsızlaşmıştır, bıraktıkları yerden başlar, az zamanda çok mal götürmeye bakarlar. Sanırım sömürünün ilelebed süremeyeceğinin farkındadırlar. Hırsızlıkta sınır tanımaz, gemileri tepeleme doldurup, demir alırlar. Efendim Batı niye ilerledi de Doğu geri kaldı? İşte bundan! Hürriyete doğru Sukarno bu defa Hollandalılarla temas kurar, asgari müştereklerde buluşmak üzere bir zemin arar. Hollandalılar kahvenin, kauçuğun % 75’ini, çayın % 95’ini isterler, bir de Sumatra petrollerini filan... Ne kadar da tokgözlüler ama... Olur ya da olmaz, lâkin işgalci ile anlaşmak uzlaşmak... Sözü bile kulak tırmalar. Ondan Kurtuluş Mücadelesi başlatmasını bekleyenler hayal kırıklığına uğrar. İş sanıldığından da çetrefillidir aslında. Cihan harbini zaferle bitiren Amerikalılar ve İngilizler her taşın altından çıkarlar. Hollandalılar belden aşağı vurur, imza koydukları anlaşmaları kaale almazlar. Tutunamayacaklarını anlayınca komünistlere oynarlar. Milliyetçiler güçlüdür, ihtimal duruma hakim olacaktırlar. Sukarno’dan istenen azıcık dirayet ve sebattır ama başkent Hollandalı paraşütçüler tarafından sarılınca bizimki beyaz bayrak sallar. İşgalciler tek mermi atmadan teslim olan “efsane lideri” ıslık çala çalarak tutuklar, içeri tıkarlar. (19 Aralık 1948) Genç devlet “doğmadan boğulmuş” gibi görünse de işgalciler büyük bir nefret toplar. Ki bu sessizlik kopacak fırtınanın habercisidir anlayana... BM bunu hisseder ve “Endonezya Devletini” tanıyarak, Hollandalıları kurtarır adeta... (27 Kasım 1949). Bay Başkan Kuruluş sancılı olur. İlk seçime neredeyse milletvekili sayısı kadar parti girer, kimin ne söylediği anlaşılmaz. Sukarno ordu ile el ele verip partileri kapatır, geçici de olsa sükunet sağlar. Ortalık toz dumandır, çekişmeler, didişmeler, kavgalar... Bu arada hasımları tarafından gerçekleştirilen suikasttan yara almadan kurtulur ve acaip prim yapar. Artık anayasa tartışmalarında da baş rol oynar. Dahası düzenlediği Bandung Konferansı’nda (Mısır Hindistan ve Yugoslavya ile) bağlantısızlara yol gösterir, kurtarıcılığa kalkar. Ezilen halkların hakkını savunmaya soyunur, biraz da yan yana geldiği isimlerin (Tito, Nehru ve Abdunnasır) hatırına şöhreti yakalar. O hızla seyahatlere başlar (Adnan Menderes’li yıllarda İstanbul’a da uğrar), ödüller alır, fahri doktoralar, payeler, nişanlar... Ellili yıllarda dünya iki eksenlidir, SSCB cihan hakimiyetine oynamakta, Kızıl Çin hızla yayılmaktadır. 1955’de % 16.4 oy alan Endonezya komünistleri, 1957 belediye seçimlerinde % 30’a ulaşırlar. Hükümetin koalisyon ortağıdırlar ve hızla kadrolaşırlar. Bir sonraki seçimlerde % 50’ye sıçramaları sürpriz sayılmaz. Düşünün EKP (Endonezya Komünist Partisi) Rusya ve Çin’dekilerden sonra en büyük KP’dir üye sayısı 3 milyonu aşar. Sukarno şüphesiz milliyetçidir ama komünistlerin faaliyetlerini sınırlamaz. Gidişattan Moskova da memnundur, politbüro baronları büyük bir keyifle el oğuştururlar. Hatta Kruşçev, Jakarta’ya kadar gelip “arkandayız” der, orduyu Rus malı silahlarla donatır, subayları kursa çağırırlar. Oyun içinde oyun Şu garabete bakın ki Endonezya Kominist Partisini’nin (EKP) kurucusu Henk Sneevliet adında Rotterdamlı bir Flemenktir. Henk, asrın başlarında Hollanda’da Demiryolu Tramvay İşçileri Sendikası’ndaki faaliyetleri ile öne çıkan bir Marksisttir. O günlerde hükümet Endonezya direnişini bölmenin yollarını arar. Henk’i ikna edip Jakarta’ya yollarlar. Henk bildiği gibi çalışır, yine gider demiryolcuların arasına sızar. Onun gibi donanımlı bir militan istismar edecek mevzu bulmakta zorlanmaz. Dağ bayır dolanır, tarım işçilerini ayartmaya başlar. Üslubu kışkırtıcıdır, habire diş gıcırdatır, yumruk sallar. Yeteri kadar taraftar toplayınca ortaya çıkar. 1914 yılında Hind Adaları Sosyal Demokrat Birliği (ISDV) adında bir teşkilat kurar ki komünist partisinin nüvesi olur bir bakıma. Sloganları o belirler, afişleri bizzat Hollandalı ressamlar hazırlar. Henk, 1917 devriminden sonra asker Sovyetlerini (silahlı militanları) örgütler, artık saklanma ihtiyacı da duymaz. Ne kadar önemli biri olduğunu şuradan anlayın ki 2. Komintern Kongresinde “Sömürgeler Komisyonunda” Lenin ve Roy ile birlikte çalışırlar. EKP örgütlendiğinde Çin’de, Kore’de ve Vietnam’da bile KP yoktur daha. Henk üç yıl da Şanghay’da kalır ve ÇKP’nin kurulup yayılmasında mühim rol oynar. Düşünün Mao’ya bile emir verir zamanında... Saflarda devrim yaptıklarını sansınlar, ipin ucu Hollandalı’nın elindedir aslında... Ava giden... EKP mevzi kazandıkça iştahlanır, devrim için sabırsızlanmaya başlar. Sukarno “seçimleri bekleyin” diye ikaz eder “bakın ortalık henüz duruldu, yeniden karışması kimseye yaramaz!” Lakin kızıllar uyarıları ciddiye almaz, harıl harıl ihtilale hazırlanırlar. Tek patron Kremlin’dir ve “işaret aldıkları gün” ayaklanırlar. Marksistlerin hava kuvvetleri içinde hayli adamları vardır, liderleri Dhani onları Halim Üssü’nde toplar. Borneo Komutanı Spartjo ve Albay Untung kan dökmeye başlar. İlk elde 5 güçlü generali (ve muhafızlarını) vururlar (30 Eylül 1965). Şehirleri tek tek düşürmek, radyo evini ele geçirmek için silahlı militanları sevk etmişlerdir ki karşılarına Muhammed Suharto adlı bir subay çıkar... Kendine bağlı güçlerle darbeyi bastırır, devrimcileri mermi manyağı yapar. Üç ünlü EKP lideri de (Aidit, Lukman ve Nyoto) vatanseverlerin gazabından kurtulamaz. Demirperde liderleri tutulur kalır, ağızlarını bıçak açmaz. Koca Endonezya göz göre göre avuçlarından kayar. Pasifik’te tek kale maç yapmaya hazırlanan kızıllar yedikleri darbe ile şok olurlar. 12 Ekim1965 tarihinde Brejnev, Sukarno’ya özel bir mesaj gönderip destek vaad ederse de ipler askerlerin eline geçmiştir çoktan... Sukarno iktidardan indikten sonra hadiseleri daha net görür ve şüphesiz pişmanlıklar yaşar. Endonezyalılar zigzaglarına rağmen onu saygıyla anar, adının başına “kurucumuz, kurtarıcımız, ulu önderimiz” ibarelerini yakıştırırlar.
Kapat
KAPAT