BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > İstanbul âşığı bir İtalyan ZONARO PAŞA

İstanbul âşığı bir İtalyan ZONARO PAŞA

Yaklaşık 20 yıl Türkiye’de kalan ve yüzlerce tabloya imza atan ZONARO kültürümüzün tanıtılmasında üstüne düşeni yapar. Ressam-ı hazret-i şehriyâri unvanıyla onurlandırılan ünlü ressam, bilahare İttihatçıların hışmına uğrar.



Hazırlayan: İrfan ÖZFATURA irfan.ozfatura@tg.com.tr Fausto Zonaro, Masi beldesinde doğan bir İtalyan’dır (1854). Fakir bir ailenin çocuğudur, doğru dürüst okuyamaz. Genç yaşta ekmek derdine düşer, gurbet ellerde amelelik yapar. Kâh temel kazar, kâh taş taşır, çamur karar. Ustalar bakarlar, çocuğun eli yatkın, ona duvar ördürmeye başlarlar. Fausto eline mala tutuşturanları mahçup etmez, tez günde işi kapar. Evet Venedik ve Roma’da güzel binalar çıkarırlar ama her geçen gün vakit kaybettiğini hisseder, harçtan tuğladan sıkılmaya başlar. YAPILMAYANI YAPMALI... O günün İtalyası ressam kaynamaktadır, sanatkarlar atölyelere sığmaz, sokaklara taşar. Fausto amatörce gayretlerle fırçalar, boyalar edinir, kendi kendine desen çalışmaları yapar. Şimdi bunları birkaç ustaya göstermeli, fikirlerini sormalıdır. Doğrusu aşağılanmaya, kırılmaya hatta azarlanmaya hazırdır. Lâkin onu ciddiye alırlar. Mutlaka eğitim görmesini tavsiye eder, Verona’da Accademia Cignoralli’ye yollarlar. Ardından Roma Güzel Sanatlar Akademisine devam eder ve diplomayı alıp duvara asar. Fausto’nun ilk sergisi beklenilenin de fevkinde alaka görür, büyük sükse yapar. Piyasanın kurtları ona bir sır verir, “ünlü olmak istiyorsan Paris’te çalış” tavsiyesinde bulunurlar. Fausto, Boulevard da Cilehy’de bir atölye açar. Şan, şöhret, para, itibar, hani bir ressama ne lâzımsa hepsini yakalar. Sıra gelir, mesleki tatmine, artık âlemde iz bırakmanın hesaplarını yapar. Öyle ya, bu saatten sonra “Paris’te güz”, “Roma’da bahar” “Venedik’te gondollar” gibi konularla uğraşamaz. Farklı renkler ve tipler aramalıdır. Binbir gece masallarını aratmayacak bir şehir bulmalıdır mesela. İyi de bu efsane kent hangisidir? Kahire, Buhara, Bağdat da olabilir ama aklına öncelikle İstanbul gelir. Edmando de Amicis’in kitabında okuduğu gizemli iklimde ne renkler bulacaktır kimbilir? SİLÜETİNE YANDIĞIM... Zonaro çarığını çorabını toplar, ilk gemiyle İstanbul’a koşar, tekne Sarayburnu önlerine vardığında ne iyi bir karar verdiğini anlar. Buğulu göğü delen minareleri görünce içi içine sığmaz. Sahile ayak bastığında inzibatlarla kısa bir münakaşası olur, çocuklarımız boyaları fırçaları didikler, bunların neye yaradığını anlamaya çalışırlar. Tam sesini yükseltmeye başlamıştır ki Gümrük Müdürü Mahmud Bey koluna girer, onu odasına götürüp okkalı bir kahve ısmarlar. Aralarında sıcak bir dostluk başlar. Mahmud Bey ünlü ressamı Salacak’taki evinde ağırlar, altına döşekler serer, önüne sofralar açar. Hasılı Fausto Zonaro, Giovanni Brindesi gibi “oryantalist bir tutkuyla” Dersaadet’e gelir eşi Elisa ile Taksim’de ahşap bir evi mekan tutarlar. Bu şehre bayılırlar, zira nereye baksalar fotoğraf, ne yana dönseler manzara. Kubbeler, minareler, çeşmeler, kayıkçılar, sütçüler, şerbetçiler, ciğerciler, şekerciler, sakalar... Bundan âlâsını arasalar bulamazlar. O günlerde yüksek kaldırımda kitabevi işleten Bay Zellich onun tablolarını vitrine yerleştirir ve tanesi bir liradan (elbette sarı lira) satar. Zonaro, bir Osman Hamdi Bey hayranıdır. Bu sevimli Türk onu sandalına atar, birlikte Boğaz’a olta salarlar. Bir saat geçmeden teknelerini üçer kiloluk kofanalarla doldurur, balıkları küfeyle taşır, mahalleliye dağıtırlar. Bu bolluk bu bereket İtalyan ressamı çok sarar. UNVANLAR, MADALYALAR... Zonaro, bir Cuma Galata Köprüsü’n-de resmi geçit yapan Ertuğrul Süvari Alayına rast gelir. Bunun her hafta tekrarlanan bir merasim olduğunu öğrenince pek sevinir. Ufak ufak kâğıtlara detaylar toplar, acele ile evine koşar, bir bir yerleştirmeye başlar. 2. Abdülhamid Han’ın bundan haberi olur, onu saraya çağırır. Zonaro tablosunu da yanına alır ve padişaha sunar. Sultan, usta bir hakkak ve iyi bir hattattır. Zonaro’nun renk seçimindeki, fırça vurmadadaki ustalığını anlar. Ona hem Mecidi nişanı takar hem de “Ressam-ı hazret-i şehriyâri” (saray ressamlığı) gibi cazip bir teklif yapar. Ulu Hakan, ona iyice bir maaş bağlar ve Beşiktaş Akaretler’den iki katlı bir evi emrine açar. Zonaro bu evde hem yatar kalkar, hem de atölyesini kurar. Burası adeta sanat merkezi olur, kapısını Recaizade Ekrem, Şevket Cenani, Winston Churchill, Adoplhe Thalasso, Camille Flammarion, Alexander Nelidov, Ohannes B. Dadian, Max Olaf Heckmann ve Marshall Von Bieberstein, Şehzade Abdülmecid ve Şehzade Burhaneddin Efendi gibi ünlüler çalar... Abdülhamid Han, Fausto Zonaro’yu zaman zaman Yıldız’a çağırır, İstanbul’un fethi, Yeniçerilerin şehre girişi, Preveze Deniz Zaferi, Dömeke Muharebesi gibi konuların tablolaşmasını arzular. Sultan derin tarih bilgisi ile sahneyi canlandırır, oturup taslak üzerinde mütalaada bulunurlar. Zonaro bunları beklenenden de canlı çizer kendinden de çok şey katar. Abdülhamid Han resimleri görünce çok hislenir onu “paşa” payesiyle mükafatlandırır. Omzuna rütbeler göğsüne nişanlar takar. Zonaro da şapkasını çıkarıp atar, bundan böyle Osmanlı gibi fes giyer, bıyık burar. “Ressam-ı Şehriyâri” insan tiplerine bayılır. Gelgelelim Türk hanımları ile görüşemediği için kadın resimleri biraz Avrupayi olur, sanki İtalyan’ı andırırlar. Zonaro canı gibi sevdiği sultanın resmini yapmayı çok arzular ama Abdülhamid Han buna kibarca karşı çıkar. Gerçi o bu tabloyu eninde sonunda yapacaktır. Sultanın simasını kafasına yerleştirmiştir zira... Yıldız Sarayını resimlediği günlerde Şehzade Abdülmecid ve Burhaneddin Efendi ile tatlı bir muhabbet kurar, neşeyle çalışırlar. Zonaro bir öncü olur, Şeker Ahmed Paşa ve Tevfik Paşa’yı fevkalade etkiler. Celal Esad Arseven, Saffet Atabinen, Sanayi-i Nefise mezunlarından Alektoridis Efendi ve Basmacidis, ilk kadın ressamlarımızdan Mihri Müşvik ve Celile Hanım (Nazım Hikmet’in annesi) ondan çok şey kapar. AL SANA TANITIM... Bu arada eşi Elisa da fotoğraf çeker, unutulmaz İstanbul manzaralarını dondurup ele geçmez bir arşiv yapar. Zonaro, Türkçe öğrendikçe Osmanlının hayatına girer, kâh Boğaz ve Kâğıthane eğlencelerini çizer, kâh tezgâhını pazarlara, kıraathanelere kurar. Ona göre Mevlevi dervişleri, tulumbacılar, bayram yerleri, balıkçılar, arzuhalciler, nargile tiryakileri kaçırılacak enstantaneler değildir. Zaten hiçbirini kaçırmaz. Bir bakarsınız Göksu’dan girer, Kapalıçarşı’dan çıkar. Yelkenliler, selviler, mezar taşları, surre alayları, şadırvanlar, balıkçılar... Yıldız Porselen’e de desenleri ile güç katar. Bu çalışmalar sadece İstanbul’da değil Avrupa’da da yankı bulur... Özellikle Fransızlar, “Sultanın büyük ressamını” dikkatla takip eder Le Figaro’ya kapak yaparlar. Abdülhamid Han nicedir böyle bir faaliyeti düşünmüş, hatta ciddi paralar sarfetmeyi göze almıştır. Zonaro tek kuruş harcatmadan mükemmel bir tanıtım yapar. O yıllarda Avrupa’nın iki devi İngiltere ve Almanya hızla sanayileşir ve büyük bir rekabet içine girerler. Onları bir at boyu geriden Fransızlar ve İtalyanlar izler. Abdülhamid Han, İmparatorluğun önünde zor virajlar olduğunun farkındadır. Bunun için ne yapıp yapmalı savaştan kaçmalıdırlar. Ancak gözünü hırs bürümüş birkaç Kayzer hayranı 2. Abdülhamid gibi bir sultanı tahttan indirir ve 23 Nisan çocuklarının neşesi ile koltuklara otururlar. Bunlar hayalci ve maceracıdırlar, sırf Almanları korumak ve kollamak uğruna ülkeyi harbe sokar, başımıza gaileler açarlar. GERİCİ BUNLAR! Abdülhamid Han’a; “kızıl sultan” diye haykıran avanaklar mangası Zonaro gibi bir ustayı da taciz eder, maaşını keser, varidatına el koyarlar. Yetmez evden atarlar (1909). Zonaro artık şehrin yerlisidir, bir çatı altı bulmakta zorlanmaz. Usta Ressam “baba nereye gidiyoruz” diye soran çocuklarını şefkatle kucaklar, iki fayton yükü eşya ile köhne bir ahşabın kapısını aralar. Elindeki 300 tabloyu haraç mezat satar (ki bunlar maalesef kayboldular) ısrarla ve inatla bu rüya şehirde yaşamaya bakar. Menfi şartlara göğüs germeye razıdır ama baskılar gitgide artar, hangi taşı kaldırsa karşısına bir İttihatçı çıkar. Tek çare kalır; ayrılmak... Gemi limandan açılırken (1911) karı koca başlarını birbirlerinin omuzlarına dayar ve sesli sesli hıçkırırlar. Eteklerine tutunan 4 şaşkın çocuk, dört sarı kafa... Zonaro gibi bir sanatkâra yer mi yoktur? Ona bütün dünya kapılarını açar. Sanat galerileri, atölyeler, akademiler haber üstüne haber yollar, davetiye çıkarırlar. Lakin ihtiyar usta memleketine (San Remo’ya) yerleşir, dostlarına her vesileyle Asitaneyi anlatır, biricik sultanını hasretle anar. Zonaro en az bir 300 tablo daha yapmayı ve İstanbul serisini tamamlamayı çok arzular. Bu yüzden hep Dersaadet’e döneceği günlerin hayali ile yaşar. Aradan yıllar geçer, devlet erkanından ne arayan çıkar, ne de soran... Vahdeddin Han’ın cenazesine katılan üçbeş vefalıdan biri de Zonaro’dur. O gün öylesine içli ağlar ki görenler “aileden” sanırlar. Halbuki yaşlıdır artık, hastadır, çoktandır dışarı çıkmaz. Çocuklarının kollarında yürüyebilir ancak...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT