BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Osmanlı sigortacıları DERBENTÇİLER

Osmanlı sigortacıları DERBENTÇİLER

Osmanlı yollarında soygunculuk, hele cana ve ırza tecavüz işitilmemiş bir şeydi. Bu yolları korumak, derbentçiler için şeref meselesi idi.



DERBENTÇİLER, SUÇLUYU YAKALAYAMAZSA CEZAYI KENDİLERİ ÖDERDİ Osmanlı yollarında soygunculuk, hele cana ve ırza tecavüz işitilmemiş bir şeydi. Bu yolları korumak, derbentçiler için şeref meselesi idi. Sigorta primini devlet ödemekte; rizikoyu derbentçiler üstlenmekte, halk ise, elini kolunu sallayarak gezmekteydi. ZORLU YOLCULUKLAR Günümüzde birçok motorlu kara, deniz veya hava vasıtası yükleri çok kısa bir sürede gideceği noktaya ulaştırabilir. Eskiden ise bu iş için uzun ve yorucu yolculuklar yapmak gerekiyordu. Deve, at, katır gibi yük hayvanlarından oluşan kervanın yolculuğu bazen aylarca sürüyordu. Ancak kervanlar derbentçiler sayesinde güvenlikten emindi. Anadolu ve Rumeli toprakları umumiyetle dağlıktır. Yolcuların önü, çok zaman dağlarla kesilir. Yollar, dağların verdiği geçitlerle devam eder. İşte bu geçitlere derbent denir. Farsça, der, geçit; bent de tutmak manasına gelir. İki tarafı yüksek olduğundan dolayı, yol kesmek isteyenler için de en elverişli mekândır. Eşkıyalar, tepeden taş veya kütük yuvarlayıp yolu kapatarak, yolcuları soyabilirler. Gerçi eskiden yol kesme suçunun cezası çok ağırdı. Eşkıya yol kesip mal almış ve adam öldürmüş ise, asılarak idam olunur; cesedi de üç gün teşhir edilirdi. Hatta asılarak idam, yol kesme suçuna münhasırdı. Ama marifet yol kesilmeden tedbir almaktır. Nitekim bir yerde yol emniyeti olmazsa, ticaret gelişmez. PRİMİ ÖDEYEN DEVLET İşte anayollar üzerindeki bu tehlikeli boğazlarda, Selçuklular zamanından beri küçük karakollar şeklinde derbent teşkilâtı kurulmuştu. Derbentler, etrafında küçük mescit, dükkânlar ve han ile küçük bir kasaba hüviyetinde idi. Osmanlılar da bu teşkilatı devam ettirdi. Yakındaki bir köy halkından bazısı veya hepsi, derbendi muhafazaya memur edilirdi. Bunun karşılığında da birtakım vergilerden muaf olurdu. Eğer burada bir eşkıyalık hâdisesi vuku bulur ve bir yolcunun malı çalınırsa, derbentçiler tazmin ederdi. Bu, bir nevi ticaret sigortasıdır ve XIV. asırda İtalya’da doğan sigortacılıktan çok daha eskidir. Burada sigorta primini devlet ödemekte; rizikoyu derbentçiler üstlenmektedir. Halk ise, elini kolunu sallayarak gezmektedir. HERKES KENDİ DERBENDİNDE Derbentçiler, küçük kalelerde nöbetleşe beklerlerdi. Müstahkem mevkilerdeki derbentçiler, askerî tarzda teşkilâtlanmıştı. Müstahkem mevkiye sahip olmadığı için kalesi bulunmayan yerlerde, bunlar için bekleme kulübeleri inşa olunurdu. Böyle derbentlerde başta derbentçibaşı (derbent ağası, han ağası, serdar) bulunurdu. Eyaletlerde, derbentçilerin hepsinin başında derbent nâzırı bulunur ve sene boyu derbentleri teftiş ederdi. Derbentçiler sadece kendi derbentleri ile alakadar olurlardı. Bulundukları yeri terk edemezlerdi. Gerekirse yolculara kılavuzluk hizmeti de verirlerdi. Bu bakımdan Osmanlı yollarında soygunculuk, hele cana ve ırza tecavüz işitilmemiş bir şeydi. Bu derbentleri korumak, derbentçiler için şeref meselesi idi. Zamanla derbent teşkilâtı yetersiz kaldı. XVII. asırda ücretini halkın ödediği askerler bu işi görmeye başladı. Yol emniyetini ve asayişi temin maksadıyla bilhassa anayolların birleştiği yerlerde kasabalar teşkil edildi. Derbentçilerin yerini zaptiyeler aldı. ZORLU YOLCULUKLAR Günümüzde birçok motorlu kara, deniz veya hava vasıtası yükleri çok kısa bir sürede gideceği noktaya ulaştırabilir. Eskiden ise bu iş için uzun ve yorucu yolculuklar yapmak gerekiyordu. Deve, at, katır gibi yük hayvanlarından oluşan kervanın yolculuğu bazen aylarca sürüyordu. Ancak kervanlar derbentçiler sayesinde güvenlikten emindi. Günah keçisi Hazret-i Musa, firavunun baskısından kurtulmak için kavmini, yani İsrailoğullarını Filistin’e götürmek üzere yola çıkmıştı. Yolda ilahî vahye muhatap oldu. Musa Peygamber, Rabbi ile konuştuğu Tur Dağında iken, kavmi altından bir buzağı yapıp ona tapınmaya başladı. Bilahare Hazret-i Musa Tur Dağından inip onları azarladığında, şeytanın keçi şeklinde göründüğünü ve kendilerini bu konuda aldattığını söylediler. Böylece günahı keçi kılığına giren şeytanın üzerine attılar. Sonradan İsrailoğulları, bu günahlarını hatırlamak üzere bir keçiyi süsleyip çöle salıvermeye başladılar. Böylece bir keçinin günah kefareti olarak kurban edilmesi âdet oldu. İşte günah keçisi tâbiri de buradan gelir. Fakirin bahşişi bu kadar olur! XIX. asrın en zengin ve en cömert devlet adamlarından biri Sadrazam Hüsrev Paşa idi. Devlet ricâlinin çoğu, Hüsrev Paşa’nın yetiştirmesi idi. Sonraları Enderun mektebinin tarihini yazan Atâ Bey sünnet olduğunda, babası Tayyar Ağa onu büyüklerin, bu arada da Hüsrev Paşa’nın elini öpmeye götürmüştü. Doksanlık Hüsrev Paşa, bu sıralarda emekli olmuş, konağında oturuyordu. El öpmeye gelene bahşiş vermek âdettir. Hüsrev Paşa, “Ah yavrum, fakir zamanıma rastladın” diye iç çekti; sonra bir çekmeceden çocuğa hediye olarak zarflı bir kahve fincanı hediye etti. Çocuk fincanı ne yapsın, attılar sandığın bir köşesine. Aradan uzun yıllar geçti. Atâ Bey büyüdü, memur oldu, evlendi, çoluk çocuğa karıştı. Sonra işini kaybetti. Borçlandı. Evini sattı. Ev eşyalarını da ucuz demeden satmaya başladı. Hülâsa ümitsiz bir felâket devri. Yine bir gün akşama ne yiyeceğiz diye düşünürken, aklına Hüsrev Paşa’nın fincanı geldi. “Götürüp satayım da, elimize geçecek üç-beş kuruşla ekmek alayım” diye düşündü. Bedestene gitti. Fakat, fincanı hemen satamadı. Meğer fincan, Ming sülâlesinden kalma bir Çin porseleni; zarfı da Memlûk Sultanları devrinden kalma nâdide bir sanat eseri idi. Hararetli bir müzayedeye konu oldu fincan. Aldığı parayla Atâ Bey bütün borçlarını ödedi. Evini geri satın aldı. Bütün aile efradıyla beraber hacca gitti. Yine de elinde kendisini ölene dek geçindirecek para kaldı. Ne bahşiş ama! Vatandaşın mukayesesi Tito’yu susturdu Makedonya, Kosova, Arnavutluk, Sancak, Dobruca, Tesalya, Yanya, Batı Trakya ve Adalar, 1913 yılına kadar vatan topraklarımıza dahildi. Türk tarihinin en acılı felaketlerinden birisi olan Balkan Harbi mağlubiyetiyle, beş-altı asırdan beri elimizde bulunan ve halkının ekserisi Müslüman olan bu toprakları kaybettik. Balkan devletleri, bu Osmanlı ülkelerini paylaştılar. Makedonya da, Kosova ve Sancak ile beraber Sırbistan’ın hissesine düştü. Sırbistan, Osmanlı toprağı iken, 1804 isyanı neticesinde muhtariyet, “93 Harbi”nden sonra da istiklalini kazanmıştı. Birinci Cihan Harbi’nde itilaf devletlerinin safında idi. Yani doğru ata oynamıştı. Bu harbin ardından, Avusturya’dan da Hırvatistan, Slovenya, Bosna ve Macarların yaşadığı Voyvodina’yı alarak fevkalâde sınırlara erişti. Yugoslavya Krallığı adını aldı. Yugoslavya, Güney Slavları Ülkesi demektir. İkinci Cihan Harbi’nden sonra krallık yıkıldı ve sosyalist federal cumhuriyet kuruldu. Aslen bir Hırvat olan Tito diktatör oldu. Ülkede yaşayan Müslümanlar için sıkıntılı günler başladı. Şer’î mahkemeler kaldırıldı. Vakıfların çoğuna el konuldu. Ferace giymek yasaklandı. Tito, bir gün, Makedonya’nın merkezi Üsküp’e ziyarete geldiğinde, halkın içinde dolaşıyordu. Şehir çarşısında çok yaşlı bir Türk ile karşılaştı. Ayaküstü konuşurken, “Söyle bakalım, benim zamanım mı daha iyi; yoksa Osmanlı zamanı mı daha iyiydi?” diye sordu. Yaşlı Türk şöyle cevap verdi: “Çar Hamid varken, alırdık şekeri kelleyle. Kral zamanında, aldık ancak okkayla. Sen geldin, bulamıyiz bir dirhem bile!”
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT