BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Dine olan ihtiyaç...

Dine olan ihtiyaç...

Tarihte hiçbir kavim ve kabile yoktur ki, bir ma’budu olmasın! En ilkel toplulukların bile, tapındıkları tanrıları vardı. Kendi elleri ile yaptıkları ve şekil verdikleri putlara tapıyor ve onlardan medet umuyorlardı...



Rabbimiz, bizi topraktan yarattı, biz dünyaya daha gelmeden önce, hayatımızı devam ettirebilmemiz için gerekli olanları da yarattı... Havasız yaşayamazdık, havayı yarattı, susuz olmazdı, onu da verdi. Gıdaya ihtiyacımız olacaktı, yemeden, içmeden yapamazdık, onların tamamını, hiçbir eksik bırakmadan bizlere ihsan buyurdu. Sütten kesildiğimizde, bizleri ömrümüz boyunca faydalanacağımız iki başka “meme” ile tanıştırdı. Birisi, hayvanlardan aldığımız gıdalar, diğeri ise topraktan elde ettiğimiz sebze ve meyvelerdir. Bizim için yaratılan ve bize takdim edilen bu tatlı gıdaları çiğnemeden yutamazdık, bu husus bilindiği için ağzımızda dişler meydana geldi, hem de etten çıkarılarak sıralanan dişler. Dizilişleri ne kadar mükemmel... Ön dişler arkada, arkadakiler önde olsalardı işimize yaramazdı, bu kadar faydalanamazdık. Belli bir seviyeye (tam istenilen miktara) ulaşınca dişlerin büyümeleri durdurulur. Tırnak ve saç gibi uzamaya devam etselerdi, belli bir zaman sonra ağzımız kapanmaz hale gelecekti... İNSAN ZAYIF YARATILMIŞTIR... Havaya, suya, gıdaya olan ihtiyacımızdan daha çok dine ihtiyacımız vardır. İnsan zayıf yaratılmıştır. Dünyaya geldiğinden beri içine düştüğü sıkıntılardan, maruz kaldığı belalardan kendisini koruyacak bir güç, bir sığınak aramıştır. Bir yerden medet ummaya kendisini mecbur hissetmiştir. Ezelden beri onu titreten, korkutan “Ölüm muamması”nı ve buna karşı içine düştüğü ümitsizlik karanlığından kurtulmak için çare aramış durmuştur. Bunun içindir ki; tarihte hiçbir kavim ve kabile yoktur ki, bir ma’budu olmasın!.. En ilkel toplulukların bile, tapındıkları tanrıları vardı. Kimi ağaçtan, kimi taştan kendi elleri ile yaptıkları ve şekil verdikleri putlara tapıyor ve onlardan medet umuyorlardı. Halbuki, kendileri de çok iyi biliyorlardı ki; duymayan anlamayan, iyiliği veya kötülüğü dokunma ihtimali olmayan bu cansız varlıklardan hiçbir hayır gelmezdi. İçgüdülerini tatmin ve tapma ihtiyaçlarını giderebilmek için bu yolu seçmişlerdi. Bazı insanlar da Güneş’e, Ay’a, yıldızlara, bazı hayvanlara ve ateşe taparak kendilerini avutuyorlardı. Ne gariptir ki, hâlâ bunlara tapanlar mevcuttur ve sayıları da az değildir. Rabbimiz bizim bu ihtiyacımızı bildiği için, bize doğru yolu gösteren Peygamberler ve kitaplar gönderdi. Böylece, bizi sahte ve yalancı ma’butlardan kurtarıp, gerçek ma’buda (kendisine) kavuşturdu. Bundan dolayı ne kadar hamd etsek yine de azdır. Nimetlerin en büyüğü, iki cihan saadetine vesile olan iman nimetine kavuşmuş bulunuyoruz. İnsanlar, çağımızda kendisine başka ilâhlar edinmiş, onlara tapmakla ömürlerini heba etmektedirler. Bu yeni ilâhlar; para, makam, mevki; şan, şöhret ve buna benzer şeylerdir. KÖLE HÂLİNE GELİR!.. Bir insan, makamını ilâh kabul eder ve ona taparsa, makamı da onu köle haline getirir. Makam elde etmek veya makamını muhafaza edebilmek için yapamayacağı fedakârlık yoktur, her şeyini feda etmeye ve her türlü zillete katlanmaya hazırdır. Bu kadar çok değer verdiği dünya saltanatı ele geçse bile birkaç günlüktür. Belli bir müddet sonra ne hayat kalır ne de saltanat. Dünya makamı, parası, şan ve şöhreti kabrin kapısına kadardır. Değer mi onu gaye edinmeye? İbrahim aleyhisselam gibi “Ben batan şeyleri sevmem” demeli ve kalıcı saltanata talip olmalıyız. Sadi-yi Şirazi buyuruyor ki: “Gönlünü dünyaya bağlama, çünkü dünyanın bekâsı yok. Gönlünü halka da bağlama halkın da vefâsı yoktur. Gönlünü Rabbine bağla, O’na güven, bir kul için Rabbinden daha hayırlısı yoktur.”
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT