BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Seher’in hıçkırıkları duyuluyordu...

Seher’in hıçkırıkları duyuluyordu...

Mustafa uzun yüzünde biriken terleri cebinden çıkarttığı beyaz, kenarları mavi çizgili mendille sildi.



Mustafa uzun yüzünde biriken terleri cebinden çıkarttığı beyaz, kenarları mavi çizgili mendille sildi. Sıcak daha şimdiden bunaltıyordu insanı. Dudaklarını ileri doğru uzattı: - Polise haber versek Seher bacı, onlar bulsalar! Seher kaşlarını kaldırdı. Yüzüne tedirgin, korku dolu bir ifade yerleşmişti: - Ya bir suç işlediyse Mustafa efendi, ya bir kabahati varsa, yakalayıp atarlar hapse. Erir orada, çürür, kendi elimle mi sokayım mahpus damına. Ana yüreği, razı gelmiyor bir türlü işte. Mustafa acıyarak baktı ona. Gözlerini yola çevirdi: - Ne diyeyim ki Seher bacı, Allah yardımcın olsun senin... Seher usulca kalktı oturduğu yerden, mutfağa geçti. Ocağı yakıp bir kazan su koydu üzerine. Tabakları, çatalları, bardakları ayırdı. Dün akşamın bulaşığı kalmıştı. Eldivenlerini takıp kaynayan sudan doldurdu önündeki büyük tasa, deterjanı sıktı içine, bulaşık süngerini alıp tabaklardan birini kaptı. Sanki bütün yaşadıklarının öfkesini, hıncını ondan çıkartacakmış gibi bastıra bastıra ovmaya başladı. Çok geçmeden her şey yıkanmış, tertemiz olmuştu. Dükkanın diğer çalışanları da gelmeye başlamışlardı. Garsonlardan Hasan içeri girer girmez Seher’in yanına geldi: - Günaydın Seher abla, Allah kavuştursun. İrkildi kadın, boş boş baktı gencin yüzüne: - O neden ki? - Senin oğlan gitti ya. Sabah gördüm, az evvel. Garajın orada. İstanbul’a gidiyormuş ya! Kadın beyninden vurulmuş gibi sarsıldı. Eliyle alnını tuttu. Her yer dönüyordu sanki. - Demek İstanbul’a gitti ha! Demek bu sabah gitti ha! Hasan şaşkın, biraz da suçlu gibi bir ona bir de kendilerini dinleyen diğer elemanlara bakıyordu. Seher ise donup kalmıştı sanki. Elleri titriyor, yüreğindeki isyanı kulaklarından uğuldayarak fırlıyordu dışarıya. Hasan kekeledi: - Ben, ben biliyorsun sanmıştım abla, ne bileyim... Başını iki yana salladı kadın. - Bilmiyordum Hasan, bilmiyordum yavrum... Onu yitireceğimi bilmiyordum. Ağlamaya başlamıştı. Dükkanın içindeki herkes sessizdi. Sadece Seher’in hıçkırıkları duyuluyordu artık. * * * Cengiz arkasına yaslandı. Son üç gün içinde saatlerinin çoğunluğu yollarda, otobüslerin içinde geçmişti. Hiç yaşamadığı kadar hareketli bir hayatın içindeydi. Konaktan ayrıldıktan ileride beklettiği taksiye dönmüş ve Afyon’a geri gelmişti. Garaja giderek ilk İstanbul arabasına bilet aldı. Bir buçuk saati vardı arabanın. Bir sandviç aldı karnını doyurmak için, biraz dolaştı çevrede. Vakit bir türlü geçmek bilmiyordu sanki. Tam otobüse binmek için döndüğü sırada Hasan’la karşılaştı. Hasan hayretle sordu: - Hayırdır Cengiz, nereye gidiyorsun? Cengiz’i Reşat’ın sağlığından tanırdı Hasan. Bir de genç adamın sürekli gittiği kahveden. Seher hanımın oğlu olduğunu öğrenince şaşırmıştı. Cengiz ise annesinin pidecide çalıştığından bile habersizdi. Yoksa Hasan’la karşılaştığı zaman gittiği yeri asla söylemezdi. Saklardı. Oysa sevincinden söylemekte mahzur görmemişti bu kişiye: - İstanbul’a Hasan ağabey, İstanbul’a gidiyorum, iş için. Başka bir şey konuşmadan bindi arabaya. Dudaklarında memnuniyetinden gizleyemediği bir tebessüm vardı sürekli. Hareket ettikleri zaman heyecanı son haddine çıkmıştı. İstanbul, hayallerinin şehri. Büyük, kalabalık ve her şeyin var olduğu muhteşem kent! Onun dağıttığı güzelliklerden bir pay almak amacıyla umutla yol alıyordu artık. Geride bıraktığı acı dolu yüreği hiç aklına getirmeden, sorumluluğundan uzak, daha yitip gideli on beş gün bile olmayan babasının kemiklerini taze mezarında, sızlatarak. Yolculuğu rahat geçti. Bir müddet uyudu, bir müddet etrafı seyretti. Akşam güneş batmak üzereyken girdi otobüs İstanbul’a. İner inmez adresi taksinin şoförüne tutuşturdu. Hayret ve hayranlıkla izliyordu çevresini. DEVAMI YARIN
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT