BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Herkes haddini bilmeli!

Herkes haddini bilmeli!

TV ekranlarında seyrediyorum! Fatih Terim “kendisine Sergen ile ilgili sorular soran” spor yazarlarını fırçalıyor: “Neden bana Suat’ı, Arif’i sormuyorsunuz da, Sergen’i soruyorsunuz? Artık bana Sergen’i sormayın!”



TV ekranlarında seyrediyorum! Fatih Terim “kendisine Sergen ile ilgili sorular soran” spor yazarlarını fırçalıyor: “Neden bana Suat’ı, Arif’i sormuyorsunuz da, Sergen’i soruyorsunuz? Artık bana Sergen’i sormayın!” “Ardından” bir başka TV kanalında Ateş Ünal Erzen “spor yazarlarını” adeta paylıyor: “Neden Galatasaray’ın mali durumu üzerinde duruyorsunuz? Neden hep borç ne kadar diye soruyorsunuz? Siz futbol takımıyla, maçlarla ilgilensenize! Siz aldığınız gazetenin ne kadar borcu olduğuyla ilgilenir misiniz? Ya da para yatırdığınız bankanın mali durumuyla? Şimdi neden hep Galatasaray’ın borcunu harcını soruyorsunuz? Sizi ne ilgilendirir?” Buyrun bakalım! “En Avrupalı” dediğimiz bir kulübün yöneticisiyle, teknik adamının kafasına bakın!” Götürün “Bengaldeş’te bir kulübe yönetici ve teknik adam yapın” bunları söylesinler, orada bile “ayıplanırlar!” Değil ki, “AB’ye girmeye resmen aday olan” Türkiye’de? Bakıyorum, medyamızın anlı - şanlı yazarları, çizerleri, yorumcuları “bu konuyla hiç ilgilenmedi!” Hadi, “Erzen’in ve Terim’in karşısında oturan” spor yazarları, hele hele “gençler”, sırf “ekmek parası” sebebiyle “gıkını çıkaramıyor” ya “her ay milyarlarca lira ücret alan” anlılar - şanlılar, müdürler, sorumlular? Beylere bakın!. Bize, “neyi sorup neyi soramayacağımızı, neyle ilgilenip neyle ilgilenemeyeceğimizi” bile, dikte etmeye kalkışıyorlar! “Gazetecilik öğretmeye” çalışıyorlar! Hani “ünlü” spikerimizin “maç naklen yayınında ağzından kaçırdığı” bir “ünlü” söz vardı; onu okuyucularımdan özür dileyerek ve “biraz değiştirip” yazıma alayım: “Vay canına sayın okuyucularım! Vay canına!” Sen kalk, “tıkır tıkır işleyen bir makinaya”, bundan önce “başka makinalara takıldığında arızalara sebep olan” bir dişliyi monte etmeye çalış, özel hayatıyla, futbol anlayışıyla, hocalarına saygısızlığıyla, spor yazarlarına karşı tutumuyla “gündemden düşmeyen” Sergen’i getirip “adeta” Galatasaray’ın ortasına “bomba gibi koy!” Sonra da de ki: “Bana niye hep Sergen’i soruyorsunuz?” Dur bakalım daha “yeni başladık!” Sana “daha çoook” Sergen’le ilgili sorular sorulacak, yazılar yazılacak! Sen, “Basın özgürlüğü” diye bir kavramın olduğundan habersiz misin? “Cevap verirsin, vermezsin”, o da senin özgürlüğün! Ama gazeteci soracaktır, soracaktır, soracaktır! Bunu bilesin! Sakın ola ki “kızmaya” da kalkmayasın! Ya, Ateş Ünal Erzen beyefendi? Tutup koca Galatasaray Kulübü’nü “Düyûn - u Umûmiyelik” yapacaksınız! “Ya bu borçlarla batacağız ya da kulübün yüzde 42’sini satacağız diyecek noktaya getireceksiniz ve Galatasaray camiasını “Kırk katır mı, kırk satır mı” tercihi içine sokacaksınız; sonra da çıkıp “Neden bize borcu soruyorsunuz” diyeceksiniz, olacak şey mi? Gazeteci soracaktır, soracaktır, soracaktır!. “Cent cent hesabınızı verene kadar” soracaktır!. Hayali projelerle, har vurup harman savurmanızla, “yüksek faizlerle ve dolar bazında borçlanmalarla”, off shore bankaların bile devreye sokulmasıyla, “şahıs şirketleri üzerinden” geçirilen kredilerle, hayali projeler için milyonlarca dolar ödenen şirketlere yaptırılan “özel işlerle” ilgili sorular, “bu sorulara açık açık cevaplar verilmediği”, Galatasaray camiası “tatmin edilmediği” sürece, sorulacaktır bay Erzen! Mesela “işte” bir soru daha: “Off shore bankalardan alınan ve özel şirketler üzerinden geçirilen kredilerin, borçların faizleri ne kadardır? Bu faizleri kulüp mü ödüyor, yoksa şirketler mi? Kulüp ödüyorsa, bu alış - veriş gerek şirketlerde, gerek kulüpte nasıl muhasebeleştiriliyor?” Yooo! Çıkıp da bana demeyin ki: “Bu iş Galatasaray genel kurul üyelerini ve denetçileri ilgilendirir, size ne?” Bakınız, “Ben vergilerimi muntazam ödeyen” bir Türk vatandaşıyım! “Kamu yararına bir dernek olan” Galatasaray’da “olan biteni”, hele hele “konu akçeyle ilgili ise” sormak hakkımdır, hem de “anayasal hakkım!” Kaldı ki, “bizler gazeteciyiz” ve “görevimizin içinde bu soruları sormak, bu gibi konuların üzerine gitmek” de vardır; halk adına! Bilmem anlatabildim mi bay Erzen? “Soru sorulmasını istemiyorsanız”, basarsınız istifayı, ayrılırsınız yönetimden; kimse de size soru sormaz! Hem “Galatasaray yöneticisiyim” diyeceksiniz, hem de “Bunlar nasıl soru? Neden bunu soruyorsunuz?” demeye kalkışacaksınız; olur mu? “Bir ara” gazete yöneteciliği yaptığınızı hatırlıyorum; o zaman “bunları size öğretmediler mi?” Nerede o okuyucularım? Son “bir - iki yıldır” başta Aydın Örs olmak üzere, “Türk basketbolunda” teknik adam olarak görev yaptıkları kulüplere “çok pahalı transferlerle” çok pahalı takımlarlar kurduran, ama “daha nihai hedefe ulaşamadan” Avrupa Kupaları’ndan elenen “teknik adamlarla ilgili” eleştiriler yaptığımda, “birçok okuyucum” fakslarla, telefonlarla, beni topa tutarlardı: “Sen Galatasaray yaz, futbol yaz, basketboldan ne anlarsın?” “Ne anlayıp, anlamadığımı anlatmaya çok çalıştım ama, anlayan da pek olmadı!” Ama sonunda “işte” bugünlere geldik! “Aydın Örs’ün, Çetin Yılmaz’ın ve Represa’nın adeta memurlaştırdığı” takımlarımız “teknik adam operasyonlarından sonra” birdenbire sanki “sihirli birer değnek değmişcesine değişiverdiler!” Üstelik, “bu takımları” bugünkü teknik adamlar kurmadı! “Bugünkü teknik adamlar” gidenlerin oyuncularıyla liglere ve Avrupa Kupaları’na devam ediyorlar! Belki “bir - iki” yeni transfer var ama, işte o kadar! “Yeni gelenler içinde” de öyle “büyük yıldızlar” falan yok! Ne oldu da Efes - Ülker - Tofaş “birdenbire” değişiverdi? Efes’in, Ülker’in “neler yaptıkları” ortada! Tofaş bile grup lideri Barcelona’yı “biraz şansı olsa” İspanya’da devirecekti! Olan şudur: “Heyecanını kaybetmiş, adeta memurlaşmış” teknik adamlar gitti, yerlerine “başarı isteyen, coşkulu, takımlarını da coşturabilen” teknik adamlar geldi! “Gemlenmiş” Efes’in, “uyuşmuş” Ülker’in, “dalga geçen” Tofaş’ın yerini “gerçek birer basketbol takımı” aldı! Ve de “kimlerin basketboldan anladığı”, kimlerin de “ne kadar anlayabildiği” ortaya çıktı! Bizim ne Örs’le, ne Yılmaz’la, ne Represa ile, ne Efes’le, ne Ülker’le, ne Tofaş’la, bir “bağımız var!” Bizim tek isteğimiz var: “Basketbol takımlarımızın Avrupa Kupalarında başarılı olması!” “Bunu başaramayan teknik adamları” elbette eleştireceğiz! Bugünküler de “başaramazsa,” sıra elbette onlara da gelecek. Bugünkü Türk ekonomisi içinde, “çok büyük paralar alıyorlar, çok pahalı takımlar kurduruyorlar!” “Başarısız olduklarında” hesap vermeleri, “bedel ödemeleri” gerekmiyor mu? “Eski başarıları,” onların başarısızlıklarını görmemezlikten gelmemize sebep olamaz!. “Bu iş profesyonel iştir” ve “profesyonellere, profesyonel gibi davranmak” da spor yazarlarının görevleri arasındadır! Biz görevimizi yapmaya devam edeceğiz! Mustafa Denizli! Çok değil, bundan birkaç ay önce bana deselerdi ki: “Sen çok büyük bir kulübün başkanısın, çok büyük de mali imkanların var! Takımının başına teknik adam arıyorsun; ortada iki aday: Mustafa Denizli ve Fatih Terim! Hangisini seçerdin?” Hiç tereddüt etmeden cevap verirdim: “Mustafa Denizli!” Amma... Bugün aynı soruyu sorsalar, gene “hiç tereddüt etmeden” cevap veririm: “Fatih Terim!” Neden? Zira, “Fatih Terim” söylediği sözün arkasında duracak kadar cesur ve tutarlı; “Mustafa Denizli” ise söylediği sözün arkasında duramayacak kadar tutarsız ve medeni cesaretten yoksun! Terim hatta “yanlış olduğunu bilse” bile “kıvırmadan” çıkıp diyor ki: “Evet söyledim ve şunun için, bunun için söyledim!” Mustafa Denizli hatta “doğru olduğunu bilse” dahi çıkıp da “söylediği sözün arkasında duramıyor” ve “Evet, şunun için söyledim, bunun için söyledim” diyemiyor! Kıvırdıkça, kıvırıyor! “Benim eskiden tanıdığım” Mustafa Denizli “böyle” değildi! Ne oldu da “böyle oldu?” Nedenini bilmem ama, Mustafa Denizli’ye yazık oldu! İşte son günlerdeki olaylar! Mesala dünkü Sabah “açık açık yazıyor” ki; “Denizli Futbol Fedarasyonu izin verirse Fenerbahçe’nin başına geçecek!” “Hatta” diyor gazete: “Denizli bu izin verilirse Federasyon ile Fenerbahçe arasındaki gergin ilişkilerin de yumuşayacağı inancında!” Buyrun “yandan yakın!” Sen daha dün, “Yılda nerede ise 1 milyon dolara” Milli Takım hocalığı için “sözleşme yapacaksın!” Sonra da çıkıp, “yan cebime de onu koysunlar” diyerek “Fenerbahçe Teknik Direktörlüğü için” yanıp tutuşacaksın! Yooo! Ne Türkiye Futbol Federasyonu, ne de Milli Takım Mustafa Denizli’nin oyuncağı değildir! Milli Takımdaki görevinden “istifa edersin,” sonra da gider “istediğin takımı çalıştırırsın!” Ama “istifa etmeden,” hem milli takımın, hem Fenerbahçe’nin başında olamazsın! Yarın “Fenerbahçe teknik adamı olarak,” Milli Takım’da hocalığını yaptığın “diğer takımların oyuncularının karşısına nasıl çıkacaksın?” “Onların kulüpleriyle, takımlarıyla, hakemlerle ilgili” açıklamaları nasıl yapacaksın? “Nasıl” tarafsız olacaksın? Lig maçları sebebiyle sana kızacak küsecek futbolcuları nasıl motive edeceksin? Üstelik, “Avrupa’da hem kulüp takımı, hem Milli Takım çalıştıran kaç teknik adam var? Bir başka gazetede gördüm: “Yarım ağızla” diyorsun ki; “Beni bu işlere karıştırmasınlar, ben görevimin başındayım! Olaylar benim dışımda!” Ama “yaptığın telefon konuşmalarıyla, yüz yüze görüşmelerle” ilgili olarak “tek kelime etmiyorsun!” “Görüşmeleri yapanlar ve görüşmelere aracılık edenler” yazıyor, söylüyor sen susuyorsun! Neden? “Ah, belki Halûk Ulusoy izin verir” de “dibe vurmuş” Fenerbahçe’nin başına geçme imkânı doğabilir diye! Nasılsa “Fenerbahçe bundan kötü olmaz!” Biraz moral, biraz teşvik, bir - iki iyi sonuç! İşte Mustafa Denizli’nin “sihirli değneği!” Denizli “çok akıllıdır!” Yapar mı yapar! İyi de, ne pahasına? İşte onun hesabı zor, hem de çok zor! Dün dündür bugün de bugün!. Hey gidi hey! Rahmetli Yavuz Gökmen’in, sevgilisi kardeşim Hıncal Uluç’un, Turgay Renklikurt Hoca’nın ve benim “TV’lerde kurulan mahkemelerde” nasıl yargılandığımızı, “eleştirdiğimiz” Fatih Terim’e nasıl “gizli - açı kameralarla” bize hakaret ve küfür ettirildiğini, “dün gibi” hatırlıyorum! Neydi Fatih Terim’le bizim aramızdaki “ihtilâf?” Bizler diyorduk ki: “Elinde Popescu gibi Avrupa’nın en iyi üç liberosundan biri varken ve senin Vedat gibi, Fatih gibi, Bülent gibi bire birde çok hata yapan stoperlerin varken, Galatasaray’ı tandem oynatma! Bu çizgi defans anlayışıyla Galatasaray çok gol yer!” Ve de ne zaman diyorduk: “Çok gol yiye yiye, lider Fenerbahçe’den 9 puan geriye düştüğü zaman!” Başka ne diyorduk: “Saha kenarında olur olmaz hareketler yapıyorsun, bu hareketler Galatasaray gibi bir büyük takımın teknik adamına yakışmıyor. Giyimine, kuşamına dikkat et! Sen herkese örnek olacak bir konumdasın; Bunun gereğini yapmalısın!” Hatırlayın; kıyamet kopmuş ve neler olmuştu!. Üstelik “medyamızın anlı - şanlı müdürleri, yazar - çizerleri bu tartışmada “Terim’in yanında yer almışlar,” bize “yazmadıklarını, söylemediklerini” bırakmamışlardı!. Şimdi, “aynı yazarlarımız - çizerlerimiz spor müdürlerimiz,” o gün “bizlerin yazdıklarından çok daha ağır eleştiriler” yaparak, hatta “hakaretler” yağdırarak Zeman’a yükleniyorlar! “Fenerbahçe bu çizgi defansla çok gol yer ve yiyor! 4 - 3 - 3’ten vazgeç! Sen futboldan anlamayan kalın kafalı bir inatçısın! Fenerbahçe’yi mahvettin! İstifa et, defol git!” Devam ediyorlar: “Adamın yüzü gülmüyor. Gestapo komutanı gibi! Futbolculara karşı tutumu çok katı! Böylesi bize yaramaz, gitsin!” “Durum” çok açık! “Onlar” bizim, Zeman da “Fatih Terim’in yerini aldı! Ne var ki “Bizler,” o günlerde “onların bize karşı aldıkları tavrı,” bugün onlara karşı almıyoruz! “Hakaret taşıyan kelimeleri ve cümleleri hariç,” eleştirilerine “saygı duyuyoruz!” “Zeman’ı onlara karşı küfür ettirmek için” tahrik etmiyor, tertiplere girmiyoruz! “Sadece” Zeman’a karşı tutumlarının “yanlış” olduğunu söylemeye çalışıyoruz! Zeman’ın “gider ayak” ortaya koyduğu ve “başkan Aziz Yıldırım’ın da açıkça ifade ettiği” gibi, ortada bir “futbolcular oyunu olduğu o kadar meydanda ki! “Disiplini, ciddi ve ağır çalışmayı sevmeyen” Fenerbahçe takımını, “futbolcuya dayalı bir ekip haline getirmeye çabalayan” 5 - 6 futbolcunun yaptıklarını “gizleyen” spor medyamız, Zeman’ı nerede ise “deli” ilân etti! “Fenerbahçe 4 - 3 - 3 oynamaz” plâğı durmadan çalınırken, “Takımın içinde kimler ne yapıyor?” sorusunun üzerine hiç ama hiç gidilmedi! Sonunda o 5 - 6 futbolcu “muratlarına erdiler!” “Acaba” erdiler mi? Eğer, Fenerbahçe’ye gelecek “ciddi bir yönetim,” olayın üzerine giderse ki gidecektir, “ciddi, disiplinli bir hoca” getirirse, ki getirecektir! O zaman “muratlarına erdiklerini sanan futbolculara” soracağım: “Ne oldu?” Şimdi, “bu futbolcular” yatıp kalkıp dua ediyorlar; “Ah, Mustafa Denizli hocamız gelse!” Doğrudur; “Onları kurtaracak olan sadece Denizli’dir!” Zira, Denizli, “futbolcuya dayalı düzenin Dünya’daki padişahıdır. Ve “en önemli özelliği ve silahı” da budur! “Denizli gelmezse;” seyreyleyin gümbürtüyü!. Maskeler düşecek! Bu acı şölene hazır olun! Olmadı, hem de hiç! Nasıl tanıyorduk Giray Bulak’ı? “Genç Türk teknik adamları içinde” tutarlı, ilkeli ve disiplinli! Konya’dan Trabzon’a “gidiş bileti” ve “bu biletin kesilişindeki sisli hava” onun hakkında “önemli” tereddütler uyandırmıştı bizde! “Yanlış” hem de “çok yanlış yaptığını” düşünmüştük ve yazmıştık! Ne var ki, “onun inkâr etmesine rağmen” üzerine ve hatta ailesinin üzerine “kurulan fiili baskıların hangi noktalara ulaştığını” ve hatta bir ara onu, “ne Konya, ne Trabzon” diyecek hale geldiğini öğrendiğimizden, “bir yere kadar bu yanlış adımını” anlayışla karşılamış, daha fazla ve daha sert eleştirmekten vazgeçmiştik! Amma... Trabzon’a gider gitmez “yaptığı bir başka büyük hata”, nerede ise “tümüyle”, onun hakkındaki “olumlu düşüncelerimizi değiştirecek” cinsten oldu! “Acaba, biz mi yanıldık, yoksa onu bize ilkeli, tutarlı, ciddi bir hoca olarak tanıtanlar mı?” diye düşünmeye başladık! Ne yaptı Giray Bulak? “İşe” şöyle başladı: “Ahmet Suat Özyazıcı hoca, benim hocamdır. Benim bugünlere gelmemde onun büyük emeği vardır; o olmasaydı ve bana sahip çıkmasaydı belki de ben Giray Bulak olamayacaktım! Ona sevgim ve saygım sonsuzdur. Onun ayrıldığı bu göreve gelirken herkes bilmelidir ki, her zaman onun görüşlerini alacağım, ondan yardım ve destek isteyeceğim!” “Bu” ve “buna benzer” açıklamalarını gazetelerde okudukça “Aferin Bulak’a! Hem Kadirbilir, hem mütevazi, hem vefakâr! Böyle giderse Trabzon’da başarılı olacak” diyorduk! Ama “bu sözlerin daha spor sayfalarında mürekkebi kurumadan bir de ne görelim? “Ahmet Suat Özyazıcı için” TV’lerde, gazetelerde “söylemediğini bırakmayan”, Trabzonspor gibi bir kulübün “itibarını ve disiplin kurallarını paspas eden” bir “yeni yetme” futbolcuyu “daha ilk maçında ve ilk 11’de sahaya sürmüyor mu?” Hemen dememiz gerekiyor ki: “Bulak Hoca, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?” Nerede kaldı tutarlılık, ilkelilik ve de senin ünlü “disiplin anlayışın?” Yooo! Kızmaca yok!. İlk fırsatta “o futbolcu ya da ona özenen başkaları senin için de “orada burada konuşmaya başlarsa” hiç şaşma! “Yolu sen açtın” ve de hem kendine, hem de Trabzonspor’a yazık ettin! Nitekim işte “bu olayların hemen sonrasında” ortaya bir “Hami meselesi” çıktı ki; yandı gülüm keten helva! Sen “kulüp disiplinini” ayaklar altına alan “Fatih’i oynattığın maçta” çıkıp da “oyun disiplini” diyerek “Hami’yi keseceksin” herkes sana inanacak öyle mi? Hadi canım sen de! “Bir çuval inciri berbat etmek” diye işte “tam bu yaptığına denir!” Daha “zirveye çıkmadan” kaygan bir zeminde “aşağıya doğru” hızla düşüyorsun; haberin ola!.
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT