BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > ONBİR AYIN SULTANI Ramazan

ONBİR AYIN SULTANI Ramazan

..Seyyid Taha hazretleri mescide gitmek üzere kapıyı açar ve üzeri karla kaplı Seyyid Fehim’in, sırtına basarlar. Bu duruma, pek bir hislenen büyük mürşidin, mübarek kelimeleri, muhabbet korları şeklinde dökülür, Seyyid Fehim hazretlerinin kalbine...”



Hazırlayan: M. Emin Arvas emin.arvas@tgrt.com.tr 28 Ramazan 1429 MÜRŞİD-İ KAMİL,‘HAZRET-İ ŞEYH-ALLAME’ SEYYİD FEHİM HAZRETLERİ -1- “...Seyyid Taha hazretleri mescide gitmek üzere kapıyı açar ve üzeri karla kaplı Seyyid Fehim’in, sırtına basarlar. Bu duruma, pek bir hislenen büyük mürşidin, mübarek kelimeleri, muhabbet korları şeklinde dökülür, Seyyid Fehim hazretlerinin kalbine...” SEYYİD FEHİM HAZRETLERİ BUYURDU Kİ: “Allahü teâlânın sevmediği şeyleri sevmek, günahların başıdır. Bunlara düşkün olanlar, arkalarında koşanlar merhametten uzak olur. Daha çocukken büyük işaretler veren bir veliden söz edeceğiz. “Hazret-i şeyh ve allame” lakaplarıyla da bilinen, büyük mürşid-i kâmil Seyyid Taha-i Hakkari hazretlerinin talebelerinden, silsile-i aliyye denilen büyük evliyalar silsilesinin otuz üçüncüsünü, Seyyid Fehim hazretlerini anlatacağız. 1825 yılında Van’ın Bahçesaray ilçesine bağlı Arvas köyünde doğar. O, yüzyıllarca ilim, irfan ve marifetin mecz olduğu bir büyük ailenin çocuğu olarak gelir dünyaya. Daha küçük yaşta ilim tahsiline başlayan Seyyid Fehim, temel dini bilgileri okur. Bir zaman sonra, ilim tahsiline ara verir. Bu arada ilginç bir olay yaşanır ki, bu onun üstün yaratılışının, hikmet dolu kalbinin bir nişanesi olacaktır. Şöyle ki, ilim tahsiline ara verdiği zamanlarda, bir bayram günü kıymetli kumaştan giydiği elbisesi ve nur yüzüyle herkesin dikkatini celbetmektedir. Aile dostlarından bir kişi ise pek bir mahzun şekilde şöyle der: “Eskiden buradan nice alim ve veliler çıkardı. Şimdi ise maalesef sadece iyi giyimli ve yakışıklı gençler çıkıyor.” Bu söz rikkat sahibi bir kalbi olan Seyyid Fehim’e çok tesir eder. Adeta dünyası değişir. O kendisinden beklenenin ne olduğunu bir cümlecikle anlar. Güzel elbiseleri gönlünden çıkardığı gibi üzerinden de çıkarır. Giyer eski elbiselerini, koyar kitaplarını çantaya, çıkar yola. Tekrar devam eder ilim tahsiline. Bu arada Nehri’de bulunan büyük veli Seyyid Taha hazretleri talebesi Seyyid Sıbgatullah’la sohbettedir ki, bir ara Seyyid Fehim’in, ismi geçer. Seyyid Taha hazretleri talebesine: “onu bana getir” buyururlar. Bir sonraki gelişinde Seyyid Sıbgatullah, Seyyid Fehim’i de beraber getirir. Bir müddet oturulduktan sonra, kalkmak için izin istenirken Seyyid Taha’dan: “siz gidebilirsiniz” buyurur büyük veli. Sonra: “Seyyid Fehim bizim yanımızda burada kalsın.” Bu aslında manevi alemde önceden keşfedilmiş bir muazzam deryanın, istikbalde zamanının en büyüğü olacak olmasının, sebepler alemindeki tezahüründen başka bir şey değildir. Seyyid Taha hazretlerinin büyük himmet ve teveccühleri ve genç Seyyid Fehim’in hocasına duyduğu tarifsiz muhabbet, edep ve teslimiyet, onun çok kısa bir sürede manevi dereceleri hızla çıkmasını sağlar. Bu hususla ilgili hocası Seyyid Taha hazretleri şöyle buyururlar: “Seyyid Fehim öyle bir talebemizdir ki, başkalarının altı ayda alabildiği manevi mesafeyi yirmidört saatte almıştır.” Seyyid Fehim hazretlerinin böylesi muazzam bir hızla yükselmesine sebep olan özelliği, hocasına karşı olan muhabbetidir ki bu, anlatılır gibi değildir. KAPISINA KAPANIR Mevsim kıştır ve kar yağmaktadır. Benliğini unutup gönlünü hocasına veren ve kalbi muhabbet ateşiyle kavrulan Seyyid Fehim, soğuk havada bedenini de onun yüksek kapısına uzatarak, başını eşiğe koyar.. Bir nice karlar yağar üzerine büyük aşığın. Nihayet zamanın en büyüğü, hocası, mürşidi Seyyid Taha hazretleri mescide gitmek üzere kapıyı açar ve üzeri karla kaplı Seyyid Fehim’in, sırtına basarlar. Bu duruma, pek bir hislenen büyük velinin, mübarek kelimeleri, muhabbet korları şeklinde dökülür, Seyyid Fehim hazretlerinin kalbine... Buyurur ki büyük veli bu çok sevdiği talebesine: “Yeter Seyyid Fehim, bu gün ilimde bir ummansınız. Seyyid Şerif Cürcani hazretlerinden sonra ilimde seyyidlerin yüzünü siz güldürdünüz. Bu ilmi, bu kadar yerlere sermeyiniz.” Seyyid Fehim hazretlerinin gözleri nemlenir... Büyük aşıkın sesi pek bir hisli, sözleri, hocasının yüksekliğini gösteren muazzam ifadeleridir: “Kıymetli Efendim, bütün ilimlerden istifadem, hazretinizin bir nazarıyla ihsan edilene yetişememiştir. Bendeniz, menfaatimi arıyorum” diyerek, bütün nimetleri, bu eşiğe baş koymakla kazanacağını arzeder. Seyyid Taha hazretleri ona öylesine bir muhabbetle bakar, sonra öylesine bir sarılırlar ki, o anda Allahü teâlânın Seyyid Fehim hazretlerine verdiği nimetlerin büyüklüğünü Cenab-ı Hak bilir. SİLAH ATEŞ ALIR FAKAT... Yarın bu büyük velinin hayatını anlatmağa devam etmek üzere, bu günkü yazımızı onun bir kerametiyle noktalıyoruz: Bir gün Seyyid Fehim hazretlerinin talebelerinden Ali adında biri, yolculuk sırasında eskiden hasım olduğu bir adamla karşılaşır. Adam silahına sarılır. Tam ateş edecekken, talebe bu şahsa: “Dur beni öldürme! Ben artık dünya işlerinden sıyrılıp Seyyid Fehim hazretlerine talebe oldum” der. Fakat adam bir türlü ikna olmaz ve silahını peş peşe ateşler. Beş fişeğin hepsi ateşlenmiş, fakat ne bir ses duyulmuş ne de talebeye bir şey olmuştur. Adam adeta donakalır. Fişek yuvasına bakar, fişekler yoktur. Büyük bir şaşkınlıkla: “Şeyhin seni öldürtmedi” der ve ayrılır oradan. Bu talebe, hemen akabinde ziyaretine gittiği Seyyid Fehim hazretlerinin huzuruna varınca büyük veli ona: “köyün tepesinde çok korktunuz mu” diye sorarlar. Talebe “evet efendim” der edeple. İşte o anda Seyyid Fehim hazretleri önceden göstermiş oldukları kerameti izhar eder, oturdukları postun altından beş adet fişeği çıkarıp talebesine verirken: “Bunları sana ateş eden o adama geri ver. Kul hakkıdır. Üzerimizde kalmasın.” Talebe de Seyyid Fehim hazretlerinin verdiği ve canına kastetmek üzere ateşlenen fişekleri sahibine verince, o da insafa gelir tövbe eder, büyük velinin seadet halkasına kabul olunur. ESKİ RAMAZANLAR Söz ola kese savaşı Söz ola kestire başı > M.Kurtbay Önür kurtbay.onur@tg.com.tr Hicviyeleri ile ünlü şair Ömer Nef’î’den devrin kaynakları Erzenû’r-Rumî diye söz ederler. Gerçek ismi Ömer olan Nef’înin’, mührüne kazdırdığı beyitlerde de Ömer adı görülmektedir. Tedrisatında mahlâsı “Zarrî”, “zararlı”dır. Erzurum defterdârı Gelibolulu Müverrih Ali, şiirlerini görmüş, bu genç şaire Nafi “Nef’î”, “yararlı” mahlâsını vermiştir. Padişah Birinci Ahmed zamanında İstanbul’a gelip devlet hizmetine girdi. Bir süre memurluklarda çalıştı. Daha sonraları Sultan İkinci Osman ve Sultan Murad döneminde tanındı. Nef’î yazdığı beytlerle bütün padişahlara övgüler dizdi. Bazı ‘numûne tipleri’, ‘tuhaf vakâları’ hicivleyince bir kaç kişinin nefretini ve öfkesini üstüne çekti. Hatta yazmadığı hicivler dahi ona yüklendi. Padişahı üzenleri sert hicviyesinden ötürü, Sultan Murad Han “Nef’î”yi sık sık zarardan korur idi. Nef’î, Sadrazam Bayram Paşa’ya ‘sirke tadında’ bir hiciv yazmıştır. İşte sarayın odunluğunda boğdurulmasının sebebi ‘bu hicivdir!’ diye rivayet edilir. 1635 yılında vefat etti. Bu hicve hiçbir kaynakta rastlanamamıştır. Yayılmadan ‘imha edildiği’ düşünülmektedir. Saray ya da bir yalının odunluğunda “hiciv” sebebiyle tutuklanan Nef’î için af mektubu yazılır. Mektup yazıldığı anda Nef’i kâtiple beraberdir. Zengî (siyahi) kâtip, mektubu yazarken kağıda mürekkep damlatır. Nef’î dayanamayıp: “Mübârek teriniz damladı efendim...” der. İşte bu söz katline vesile olur. Usta şairin şu mısraları hayatını özetlemektedir. “Ne şeb ki kûyuna yüz sürmesem, o şeb ölürüm. Ne gün ki kâmetini görmesem, kıyâmet olur. Dil ise, gitti kesilmez hevâ-yı aşkından, Nasihat eylediğimce beter melâmet olur. Belâ budur ki alıştı belâlarınla gönül. Gâmın da gelse dile, bâis-i meserret olur. Nedir bu tâli’ ile derd-i Nef’i-i zârın, ne şûhu sevse mülâyim dedikçe, âfet olur!” Âlemlerin Efendisi’nden MÜBAREK AY Ramazanın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise, Cehennemden kurtuluştur. Hadîs-i şerîf SEADET-İ EBEDİYYE’DEN KIYAMET GÜNÜ, CENNET, CEHENNEM Kıyamet günü vardır, o gün elbette gelecektir. O gün, gökler parçalanacak, yıldızlar dağılacak, yeryüzü ve dağlar, parça parça olacaktır ve yok olacaklardır. Kur’an-ı Kerîm, bunları haber veriyor ve Müslümanların bütün fırkaları, buna inanıyor. Buna inanmayan kafir olur. Kıyamette, bütün mahluklar, yok olup, tekrar yaratılacak, herkes mezardan kalkacaktır. Allahü teâlâ çürümüş kemikleri yine diriltecektir. O gün, terazi kurulacak, herkesin hesap defterleri uçarak, iyilere sağ taraflarından, fenalara sol taraflarından gelecektir. Cehennem üzerindeki sırat köprüsünden geçilecek, iyiler geçip cennete gidecek, cehennemlikler, cehenneme düşecektir. Kafirler, hesaptan sonra, cehenneme girecek, cehennemde ve azapta ebedi kalacaklardır. Müminler cennette ve cennet nimetlerinde sonsuz kalacaklardır. Günahı sevabından çok olan müminlerin, cehenneme girip, günahlarına karşılık, bir müddet azap görmeleri caiz ise de, bunlar cehennemde sonsuz kalmayacaklardır. Kalbinde zerre kadar iman bulunan bir kimse, cehennemde sonsuz kalmayacak, Rahmet-i ilahiyeye kavuşarak cennete girecektir. KELÂM-I KİBAR Kim gıybeti terkederse, Allahü teâlâya karşı olan sevgisi çoğalır. Kim az ve doğru konuşursa, aklı tam olur. Kim aza kanaat ederse, gerçekten Allahü teâlânın ahdine inanmış olur. Kim dünya için kaygılanırsa, Allahü teâlâdan uzaklaşır. Ahmed-i Bîcân hazretleri “rahmetullahi aleyh” Dolmabahçe Sarayı Sarayın bulunduğu yöre, Boğaziçi’nin koylarından biriyken 17. yüzyıldan başlayarak dönem dönem doldurulmuş ve Dolmabahçe adıyla padişahların Boğaziçi’ndeki has bahçelerinden biri konumuna getirilmiştir. Tarihsel süreç içinde çeşitli padişahlar tarafından yaptırılan köşk ve kasırlarla donatılan Dolmabahçe; zamanla “Beşiktaş Sahil Sarayı” adıyla anılan bir saray görünümü kazanmıştır. Beşiktaş Sahil Sarayı, Sultan Abdülmecid Döneminde (1839-1861) ahşap ve kullanışsız olduğu gerekçesiyle 1843 yılından başlayarak yıktırılmış ve aynı yerde günümüze dek gelen Dolmabahçe Sarayı’nın temelleri atılmıştır. Yapımı, çevre duvarlarıyla birlikte 1856 yılında bitirilen Dolmabahçe Sarayı 110.000 m2’yi aşan bir alan üstüne kurulmuş ve ana yapısı dışında onaltı ayrı bölümden oluşmuştur. 100 yıl önce yeşil bir araziye sahip olan Dolmabahçe Sarayının önünden kadırgalar geçerken 100 yıl sonra etrafı büyük oteller ve iş merkezleriyle doldu ve artık manzarasında şilepler (yük gemileri) var. RAMAZAN MANİLERİ Var hânene selâm et! Hâlin olsun selâmet, Son günler yaklaştıkça, Çoğalır oldu dâvet. BİR YUDUM TAT Arap Kadayıfı Süre:40 dk - 5 Kişilik MALZEMELER: * 5 adet yassı kadayıf * 3 adet yumurta * 1 bardak un * 1 su bardağı süt * 250 gr çiçek yağı * 450 gr şeker * 600 gr su * Yarım limon * 50 gr çekilmiş yeşil fıstık HAZIRLANIŞI: * Kadayıfların etrafını bir makas yardımıyla çok ince keserek aldıktan sonra tepsiye koyup ılık sütü ilave edin. Daha sonra önce una daha sonra çırpılmış yumurtaya bulayarak bir tavada kızgın yağda kızartın. Daha sonra hazırladığınız şurubun içine kadayıfları koyarak 20 dakika hafif ateşte arada bir alt üst ederek kaynatıp pişirip soğumaya alın. Soğuduktan sonra şurubun içinden alıp yeşil fıstık ile servis yapın.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT