BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Uğruna Tac Mahal yaptırılan kadın MÜMTAZ MAHAL

Uğruna Tac Mahal yaptırılan kadın MÜMTAZ MAHAL

Nasıl ki Eyfel Kulesi Fransa’yı, Hürriyet Abidesi ABD’yi, Piramitler Mısır’ı hatırlatıyorsa Hindistan denildiğinde akla tek şey gelir: “Tac Mahal!”



“Seyyahlar ikiye ayrılır” demiş bilgenin biri, “Tac Mahali görenler ve diğerleri!” Hint-Türk imparatoru Şah Cihan’ın eşi Mümtaz Mahal (Ercümend Banu) ile mutlu bir evlilikleri vardır. On yedi yıl aynı yastığa baş koyar, adeta balayı tadında yaşarlar. Sabah zoraki ayrılır, akşam hasretle kucaklaşırlar. On üç şirin çocukları olur ki bunlar içinde afacan oğlanlar da vardır, hanım hanımcık kızlar da... Mümtaz Mahal şüphesiz güzel bir kadındır. Ama onu farklı kılan yüz güzelliğinden ziyade huyunun güzelliğidir. 13 çocuk doğuran bir kadının yaşı nereden baksanız otuzu aşar. Yıllar yıpratıcıdır, şüphesiz yüz çizgileri belirmeye başlar. Kaldı ki bir şah, genç hanımlar edinmekte zorlanmaz. Rusya’dan sarışınını Afrika’dan esmerini Çin’den çekik gözlüsünü getirtebilir pekâlâ. İhtimal böylesi cariyeler de vardır elinin altında. Efendisinin gözü bir başkasını görmediğine göre Mümtaz Mahal “özel bir kadın” olmalıdır mutlaka... Bir kere Türk kızıdır eli kabza tutar, ata sıkı biner, okunu yaman salar. Zekidir, müşfiktir, fedakârdır sonra... Edeplidir, afiftir, zarifdir... Kur’an-ı kerim’i çok okur etrafındakilere de öğretmeye çabalar. ONDÖRDÜNCÜ ÇOCUĞUNA... Neyse hikayemize gelelim, Mümtaz Mahal henüz ufaklığı emzirmektedir ki hamile kalır bir daha. Dokuz ay kör topal geçer, vakit saat gelir, ebeler koşuşturmaya başlar. Bu kez doğum zor olacağa benzer, sadık kadın dişlerini sıkar, ıstırabını kocasından saklar. En zor anlarında bile gülümser, hiçbir şey hissettirmez ona. Şah Cihan tam 13 kez bu kapının önünde beklemiş, her seferinde de nur topu bir yavru almıştır kucağına. On dördüncüsü de böyle olacaktır ihtimal. Zor saatlerdir ama geçeceğini umar. Ortalığı birazdan ıngaa sesi saracak ve nedimeler çekilecek baş başa kalacaktırlar. Doğum kolay değildir elbet, Mümtaz al al yanacak, yanakları güllenecektir gonca gonca. Cebinde nadide mücevherlerden mamul bir gerdanlık vardır, alnına bir buse kondurmalı ve kibarca takmalıdır boynuna... O bu hayallerle meşgulken odaya girip çıkanlar artar, içerde tuhaf şeyler olur. Acaba... Yoksa? Nitekim hekimbaşı ezile büzüle gelir ve “başınız sağ olsun” diye fısıldar. O ana kadar, hıçkırıklarını tutan nedimeler koyverirler feryadı, ulu perdeden çığlıklanırlar. Sultanın eli ayağı boşalır, kulakları uğuldar. Gasl, defn, telkin, ıskat... Taziyeye gelenler, hafızlar, duahanlar... Üç gün böyle geçer artık başsağlığına da gelmez olurlar. O kargaşa da neleri kaybettiğini anlayamamıştır, işin vahameti yalnız kalınca ortaya çıkar. Söyleyin bu koca saray onsuz neye yarar? Gün boyu Agra’yı dolanır, her köşesini konuşturur ayrı bir hatırayla. Nereye baksa Mümtaz, her mahal Mümtaz Mahal! Kalbinden koca bir parça kopmuştur, gayri bu yara merhem tutmaz. Orduyla maliyeyle nazırlarla uğraşacak halde değildir, tacını tahtını oğluna bırakır, alemine dalar. Sabah karısının mezarı başında, öğlen karısının mezarı başında, yetmez akşam da... Dile kolay iki koca yıl böyle geçer ve kafasında bir hayâl şekillenmeye başlar. Evet Mümtaz için bir türbe yaptırmalıdır. Büyük bir türbe ama... Aşkı kadar büyük olmasa da... Mimarlarını çağırır akıl fikr sorar. Onlar böylesi bir eseri yapsa yapsa İstanbullular yapabilir der ve Mehmet İsa Efendiye davetiye çıkarırlar. İsa Han Şiraz’da bulunmaktadır o sıralar. Neyse Tac Mahal’in temelini dualarla atarlar (1632). Dile kolay 20 bin işçi 21 yıl boyunca geceli gündüzlü çalışır, 10 fersah öteden 40 adam ağırlığındaki mermer blokları taşırlar. Bu iş için yollar açar, binlerce fil kullanılırlar. Taşları Tac Mahalin tepesine çıkaracak vinç yoktur henüz, çıkrık ve makaralar ise çok çok elli yüz okka tartar. Bu yüzden 3300 metrelik bir rampa yaparlar. İĞNEYLE KUYU KAZMAK Evet kabasını bitirmek de vakit alır ama asıl emek ince işçiliğindedir, yeryüzünün en ünlü hattatlarını nakkaşlarını (yine İstanbul’dan hattat Serdar) çağırırlar. Fırçayla boyayıp geçmez, desenleri mermere çizer, ince ince oyarlar. Boşluğa akik, ametis, kuvars, turkuaz kakarlar. Taşa taş kakma, ki buna “pietra dura” diyorlar... Agralı ustalar el kadar iş için bir hafta uğraşıyorlar, düşünün koca türbede ne emek var? İğneyle kuyu kazmak dedikleri bu mu acaba? Neyse Tac Mahal biter, efsane türbe mermerinden olacak gün doğarken ve batarken değişik renkler alır. Hem dolunaylı gecelerde gelin gibi çıkar ortaya. Bir bakarsınız krem, bir bakarsınız leylâk. Kah kızarır alev alev, kah sararır safran safran. Hani bir şeyler yazma ihtiyacı duyarsınız, insanı zoraki şair yapar. Günün ilk ışıkları ile firuze topaz, ametisler parlar, allar morlar yeşiller raksa başlar “Nasıl” diye sorarsanız, vazifeli memur elindeki feneri mermere dayar. Mermer süt gibidir, adeta yarı şeffaf. Işığı geçirmekle kalmaz, yayar da... İKİZİNİ PLANLAMAKTADIR Kİ... Şah Cihan Tac Mahal’in birebir bir kopyasını da kendisi için yaptırmak ister. Hatta Yamuna nehrinin öte kıyısında yer bakar. Bu türbe Tac Mahal’in aksine siyah mermerden olacaktır. Ancak oğlu Evrengzib “yeter artık” der, “bütçemiz bir türbeyi daha kaldıramaz.” Bundan böyle babasının Agra kalesinde ağırlanmasını arzular (bizim ellerde buna hapis diyorlar) Şah Cihan, ölünceye kadar (1666) tıkıldığı kulede yaşar. Tam 7 yılını pencere önünde geçirir, sevgili hanımının kabrine bakar. Hatta rivayet edilir elden ayaktan düştüğünde karşısına bir ayna koydurtur, Tac Mahalin zarif aksinde hatıralara dalar. Ne aşk ama... ADAY ‘MÜMTAZ’LAR Hintli kadınlar ne eder eder kocalarını Tac Mahal’e sürüklerler. Bildik hikâyeyi altını çize çize, üstüne basa basa tekrarlar, “Bak şu Şah Cihan’a da, ibret al” der mevzuyu bağlarlar. Satılsa bitmişti 18. yüzyılın başında bir İngiliz Generali Tac Mahal’e takar, söktürüp Londra’ya götürmeli ve çıkarmalıdır mezata. Birkaç gözde parçayı aparır koparırlar, müzayedeye katılırlar. Ama bakın şu Allahü tealanın işine ki bekledikleri talebi bulamazlar, proje yatar. İyi ki de yatar. Hindistan hükümeti Tac Mahalin üzerine titriyor, içeri girenlere galoş veriyorlar. Ola ki çizersiniz diye bütün metal eşyaları elinizden alıyorlar. Türbeyi sanayi atıklarından ve egzoz gazlarından korumak için civara motorlu vasıta sokulmuyor. Ancak at arabaları ve elektrikli minibüsler yaklaşabiliyor. Geç kalmış bir tedbir, halbuki hemen arkasındaki Yamuna Nehri zift akıyor, ezkaza düşen solaryumdan çıkmışa dönüyor. Yamuna dediğin Ganjın kollarından biri, iyi de bu suda nasıl yüzülebilir ki? Hava bunaltacak kadar sıcak ama malaklar bile lütfedip girmiyorlar. Humayun Şah Türbesi Sadece kadınlara mı? Bir hanım böylesi masrafa değer mi? Değer olmalı, Türbe ortada. Peki bir bey? O da değermiş meğer. Şöyle ki Humayun Şah vefat edince hanımı Hamide Banu, Tac Mahal’den daha mükemmel bir türbe yaptırır kocasına. Üstelik Tac Mahalin yapılmasına 100 yıl vardır daha... Tac Mahalin arkası nehir, bunun ise dört bir yanı bahçe, hani gözünüzün uzandığına... Evet ben de bir simetrikolikim ama bunlar aşmışlar. Sağa bakınca ne görürseniz solunda da aynısı var. Yollar, su kanalları, tarhlar, nöbetçi kulübeleri, burçlar, havuzlar. Sağ taraftan resim çek, ters çevir yapıştır, sol taraf da tamam. Mir Muhammed Numan Türbesi Mütevazı fakat... Agra’da Tac Mahali andıran başka türbeler de var. Mirza Gıyas Bey’inki meselâ. Bu türbeyi 1628 yılında kızı Nur Cihan, (imparator Cihangir’in hanımı Mümtaz Mahal’in annesi olur) yaptırır babasına. Tac Mahal’e benzer ama daha ufak ve daha sanatlıdır. Agralılar “Baby Taj” (Yavru Tacmahal) derler ona. Ekber Şahın anıt mezarı da devasadır, inanın ıslık çaldırtır insana... Ancak en nurlusu Mir Muhammed Numan Hazretlerininki. Evet fakir bir mahallede bulunuyor, bahçesi çiçeksiz, kubbesi çelimsiz, malzemesi sıradan ama çağlara ışık tutan bir zirve yatıyor bağrında. İmam-ı Rabbani Hazretlerinin has talebesidir o, buram buram Ehl-i beyt kokar!
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 104488
    % 0.47
  • 3.4851
    % -0.66
  • 4.1799
    % -0.23
  • 4.7251
    % -0.67
  • 145.382
    % -0.04
 
 
 
 
 
KAPAT