BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Asıl zenginlik toprak altında

Asıl zenginlik toprak altında

Hindistan, yetiştirdiği İslam büyükleri ile tanınan bir coğrafya... Devrin kutupları müceddidleri bu iklimi mekan tutmuş, cihanı aydınlatmışlar...



Otoyolda ilerlerken sayısız köye girip çıkıyoruz, evler tuğla rengi sıvalar topraktan, beyaz beyaz kubbeler yükseliyor aradan. Bunlardan biri Hindu mabedi, biri Sih tapınağı oluyor, biri de Cami tabii... Yanına minare nasıl da yakışıyor. Müslümanların işareti ay yıldız, nazlı hilalin değişik türevleri alemleri şenlendiriyor. Hind Müslümanları akça pakça elbiseleri, evlerinin ve dükkanlarının temizliği ile dikkat çekiyor. Çocuklar nasıl şeker, nasıl nurlu, ihtiyarlar da bakımlı, saçları taralı, sakallar bir tutam. Müslüman kadınları kalabalığa karışmıyorlar, tezgahtarlık yapmıyorlar mesela. Aşırı evcimenler, kendilerini pek sakınıyorlar. Bol elbiseler giyiyor, yüzlerini de örtüyorlar. Onları acele acele evlerine dönerken görebiliyorsunuz, yanlarında ya yaşlı bir kadın ya da çocuk oluyor. Böylesi bir hengamede erimeden kalabilmek kolay mı? Bunu türbelere gidince anlıyorsunuz. Veliyullaha büyük bir muhabbet besliyor, onlar gibi olmaya çabalıyorlar. Bu hoşça bir yol, selamete çıkarıyor. ÇÖLDE VAHA Eski Delhi’nin köhne sokaklarında ilerliyoruz. Yüzlerce tuk tuk, binlerce Rikşa... Hamal, seyyar, başıboş hayvanlar... Araba, araba, araba... Trafik hem sağdan, hem soldan akıyor, hani tokuşmuyorlar da. Üzerinde “Bülend Dervaza” yazan yeşil bir kapının önünde duruyoruz, avluya adım atıyorsunuz hava değişiveriyor. Ne zil siren, ne de çıngırak korna. Kuş seslerini duyar oluyorsunuz, yaprakların hışırtısını da... İlerliyorsunuz bir mescid. Küçük hafızlar rahlelerine kapanmış mırıl mırıl okuyorlar. Avluyu geçiyorsunuz bir kapı daha... Dört sütunun taşıdığı kubbe altında adı Anadolu’da, Arabistan’da, Balkanlar’da, Orta Asya’da, Afrika’da anılan bir büyük yatıyor. Evet Muhammed Bakî-billah hazretlerinin huzurundasınız. Düşünebiliyor musunuz İmam-ı Rabbani gibi bir zirve ilim edep öğreniyor bu dergâhta. SERHEND-İ ŞERİF İmam-ı Rabbani Ahmed-i Faruki Serhendi Müceddid-i Elf-i sani... Adı Ahmed, Hazreti Ömer’in torunu olduğu için Faruki, vatan tuttuğu şirin beldeden ötürü Serhendi! Malum her asrın bir müceddidi olur, o ise ikinci binin (elf-i sani) yenileyicisi... Yenileyici deyince yeni şeyler söyleyen değil elbet, aksine inanç ve ibadetlere karışan bidatleri ayıklayan, arındıran! Aslını arayan, sünnet-i seniyyeye harfiyen uyan ve uyduran... Ehl-i beyt ve sahabe sevgisini dorukta tutan... O her vesileyle Asr-ı saadeti anlatıyor, Fahr-i Kâinatın (sallallahü aleyhi ve sellem) Medinesi’ne çağırıyor. Müşfik, edip, hatip... Evrengzib gibi bir sultan bile kapısında köle oluyor. Siması nurani, eli ve sofrası açık... Öyle ya, Allah dostu nasıl olabilir ki başka? Aleyhisselatü vesselam Efendimiz “Ümmetimin alimleri Beni İsrailin nebileri gibidir” buyurmuşlar. Evet Serhend-i şerifte ümmetin alimleri medfunlar... Bu belde hicri bin yılında yeryüzündeki en önemli ilim merkezlerinden biri, İmam-ı Rabbani’nin (kuddise sirruh) ardından Muhammed Masum ve Seyfeddin Faruki hazretleri kutlu vazifeyi devralıyorlar. Bu eşikte Abdülehad Serhendî, Ahmed Kâbilî, Dehlevî, Gulâm Muhammed Ma’sûm, Hacı Hıdır Efgân, Kayyûm-i Zaman, Muhammed Sâdık, Muhammed Saîd Fârûkî, Muhammed Sıddîk, Ubeydullah Serhendî, Rükneddîn-i Çeştî gibi pırlantalar yetişiyor. Ancak günümüzde bir avuç Müslüman var... Sağda solda Sih tapınakları, çember her geçen gün daralıyor. İngiliz fitnesi işte, kargaşa yıllarında Müslümanlar Pakistan’a çekilince Serhend-i şerif sahipsiz kalıyor. İşte bu yüzden ziyaret çok önemli... Türkiye’den birileri gelmiyor mu mukimlerin yüzü gülüyor, tahammül eşikleri yükseliveriyor. Hintliler, Veliyullahın huzuruna girerken mutlaka gül alıyor. Kabri, bahçeye çeviriyorlar. VELİLER ŞEHRİ Delhi veliler şehri... Abdülazîz Dehlevî, Abdülvehhâb Buhârî, Ahî Sirâc, Ahmed Kihtû, Çırâğ-ı Dehlî, Ebû Saîd-i Fârûkî, Ebü’l-Hayr Fârûkî, Emîr Hüsrev Dehlevî, Fethullah Evdehî, Kutbüddîn Bahtiyâr Kâkî, Mahdûmzâde Ebü’l-Kâsım, Mirzâ Hüsâmeddîn Ahmed, Muhammed Hâcı Efdal, Muhammed Huccetullah, Muhammed Hüseyin Sâhib, Muhammed İhsân, Muhammed İsmâil, Muhammed Sıddîk Keşmî, Nâgûrî, Necîbüddîn Mütevekkil, Nizâmeddîn Evliyâ, Şâd-ı Dîv, Şâh Abdürrahîm Dehlevî, Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî, Ubeydullah bin Bakî-billah, Ziyâeddîn Bernî ve adını bilmediğimiz niceleri... Altın halkadan Dönüyoruz Delhi’ye Hinduların ölülerini yaktıklarını söylemiştik, eğer bir kabristan görüyorsanız orası Müslüman mahallesi oluyor. İşte kabristanlarından birine giriyoruz. Gün geceye gebe, müezzin minarede! Minik mollalarla birlikte saf tutuyoruz, lisanımızdan anlayan yok ama gülümseyen gülümseyene. Akşam namazını eda edip mezarlığın derinliklerine ilerliyoruz, bilmediğimiz ağaçlar, görmediğimiz çiçekler, kabirler üst üste... Ve bir düzlük, ortada tek kabir, taşı diğerlerinden daha irice... Burada farklı biri medfun olmalı. Evet hem de çok farklı. Rehberimiz Ahmed Kuseyri, “Nûr Muhammed Bedâyûnî hazretlerinin huzurundayız” diyor edeble. PANİPUT SOKAKLARINDA Paniput ekseriyetin de ötesinde yüzde yüz Müslümanların yaşadığı bir şehirmiş zamanında... Bugün binde bir bile değiller. Halbuki Abdülkebîr Evliyâ, Alâeddîn bin Es’ad Lâhorî, Celâleddîn-i Hindî, Şâh-ı A’lâ, Şeyh-ül-Meşâyıh Behrâm (Beytûlî) hazretlerinin yaşadığı biliniyor. Senâullah Dehlevî, Şemseddîn Pâni-pütî gibi iki meşale var ki sonra gelen alimler dönüp dolaşıp onlardan nakil yapıyor. Bu iki büyüğümüzün mescidleri okyanusta ada gibi, üç beş garip mümin gölgesine sığınıyor. Paniput sokaklarını tasvir edebilirim ama bu sayfaya yakışmaz. Şu kadarını söyleyeyim ortada domuzlar dolanıyor, lağımlar açıktan akıyor, paçanızı sıvamazsanız necaset tepenize çıkıyor. Türkiye’den gelen iki otobüs dolusu ziyaretçi. Hatırlanıyor olmak bu kadar mı önemliymiş kardeşlerimiz duygulanıyorlar, gözlerinde buğu, yüzlerinde çiçekler açıyor. MAZHAR-I CAN-I CANAN Delhi’de asırlık dükkanlar arasından ilerliyoruz... Yer yer kokular çarpıyor yüzünüze, misk satanlar, buhur yakanlar, galete kurabiye pişiren fırınlar... Mamulleri alıp yiyebileceğinizi hissediyorsunuz, tezgahlar fark edilecek kadar temiz, turşucuların bile yüzü bal satıyor. Besbelli bu semtte Müslümanlar ağırlıkta... Geldik deniyor duruyoruz, halbuki çarşı aynı yeknesaklıkta uzayıp gidiyor. Nereye geldik, ne bulacağız burada? Bir kapı açılıyor seyyar tezgahlar arasından. Giriyorsunuz kapanıyor. Bir anda şehirle alakanız kesiliyor. Geniş bir avluya çıkıyorsunuz, dört taraf medrese, kapı kapı, oda oda! Bir yanda sevimli mescid, türbe tam ortada... “Kim medfun” diye soruyorsunuz. Rehber hayatınızda derin izler bırakan bir ismi fısıldıyor. Seyyid, şehid Mazhar-ı Can-ı Canan! Dahası Abdullah-ı Dehlevi Hazretleri yanıbaşında... Bu ne saadet? Bu insanlar ne kadar bahtiyar! Külliyenin güçlü bir kütüphanesi var, taşbaskılar, yazmalar... Enes Bey Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerinin torunlarından. O da dedeleri gibi talebe okutuyor. Paniputi Hazretlerinin bizzat eliyle yazdığı bir kitabı gösteriyor. Tefsir-i Mazhari bu... Doğrusu şirin külliye’ye yakışıyor. Bu isimleri hatırlıyor olmalısınız, M. Emin Arvas ağabeyimiz Ramazan sayfamızda o kadar güzel anlatmıştı ki...
 
 
  • Piyasalar

    Fark %
  • 105762
    % -1.08
  • 3.5302
    % -0.22
  • 4.128
    % -0.58
  • 4.5356
    % -0.3
  • 144.128
    % -0.26
 
 
 
 
 
KAPAT